Gezente.com

Çeşme

Sabah güzel bir güne uyanıyoruz. Aklımızda Çeşme‘ye gitmek var ama onun öncesinde Alaçatı sokaklarında birazda gündüz dolaşmak istiyorum. Hava sıcak olduğu için dışarı geç çıkmaya karar veriyoruz. Bu sırada güzel bir kahvaltı yapıyor ve otel sahibinin çok sevimli torunları ile havuzda yüzüyoruz. Çocuklar bizi biz de onları çok seviyoruz. İkisi de bir birinden tatlı Mert ve Timur adında afacanlarla havuzda oynamak onların çok hoşuna gidiyor. Mert 5,5 yaşında olduğunun ısrarla üstünü çizerek nasıl yüzdüğünü gösteriyor. Oldukça cana yakın bir çocuk kendisinin yanaklarını sıkmaktan çocuğu perişan ediyorum. Bir ara annesine Mert bizim çocuğumuz olsun mu onu İstanbul’a götürelim diyorum. Annesi Mert’e bakıyor o da bu konuyu enine boyuna düşündüğünü gösteren mimik hareketleriyle kafa sallıyor. Ara sıra bizi ziyaret edebileceğini belirtiyor. Çok hareketli yerinde duramayan kıpır kıpır bir çocuk onu izlerken öyle çok gülüyoruz ki bizim sabah neşemiz oluveriyor.

Havuz keyfinden sonra Alaçatı‘da dolaşmak için hazırlanıyoruz. Dünkü güneş yanıkları fena halde canımı yaktığı için dışarı geç çıkıyoruz. Öğleden sonra 15:30 civarı kendimizi Alaçatı’nın rengarenk sokaklarına bırakıyor akşam dolaştığımız yerleri bir de gündüz gözüyle fotoğraflıyoruz. Gün ışığında çiçekler daha canlı ve daha da renkli görünüyorlar. Dün sokaklarda dolaşırken gördüğüm bir pastaneye giriyoruz. Alaçatı’ya özel sakızlı kurabiyelor kurabiyesi çeşitlerinden bir porsiyon alıyor ve bir de yanında limonata söylüyoruz. Sakızlı kurabiye un kurabiyesinin içine sakız aroması katılmış hali, yoğun bir sakız tadı var benim hoşuma gidiyor. Un kurabiyesini de çok sevdiğimden bu kurabiyeyi keyifle yiyorum. Lor kurabiyesi de güzel ama lor tadını hiç alamıyorum nedense, üzerine şeker parçaları serpilmiş değişik bir kurabiye. Kilosu 25 tl civarında günlük olarak çıktıklarından oldukça tazeler. Fırından aldığımız kurabiyeleri yedikten sonra daha da bir keyifle fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Bu sırada bir çok Gelin-Damat ile karşılaşıyoruz. Alaçatı sokaklarında düğün fotoğrafları çekiyorlar. Sokaklarda dolaşan gelinleri görenler de onlara ilgi gösteriyorlar. Burada gördüğüm gelinlerden birini daha sonra takip ettiğim düğün fotoğrafçılarından birinin  Facebook sayfasında görünce şaşırıyorum. Çalışmalarını izlediğiniz birisi ile bir süre bilmeden yan yana durmak garip bir duygu.

Kemal Paşa caddesinde dolaşırken uzaklardan bir gramafon sesi duyuyorum ben fotoğraf çekerken eşim de o dükkana doğru ilerliyor. Gramafon sesi gerçekten çok güzel çalan şarkıyı şu an hatırlamasam da eski bir parça ve sokaklar arasında yankılanan melodiler size kendinizi çok iyi hissettiriyor. Etrafta çok güzel butik oteller var, hiç plan yapmadan gelseniz bile burada bir butik otel bulup kalabilirsiniz. Sokaklarda fotoğraf çektikten sonra Çeşme’ye gitmek için yeniden ana caddeye Migros‘un önüne çıkıyoruz. Yürürken karşımıza çıkan Sütiş‘ten kendimize kocaman iki dondurma alıyoruz. Dondurmaları güzel, afiyetle yedikten sonra gelen minibüse biniyoruz. Buradan geçen minibüslerle yaklaşık 15-20 dakika içinde Çeşme’de oluyoruz.

Çeşme’nin tarihi aslında ilk çağlara kadar dayanıyor o dönemlerde adı  Cyssus olan bu güzel belde M.Ö 100 yıllarında  Erythra‘nin (Eritre) Ildırı iskelesiymiş. M.Ö 6 yy da oldukça önemli bir yer haline gelmiş, Mısır ve Kıbrıs gibi ülkelerle ticareti geliştirmiş olduğundan önemli bir liman kenti haline gelmiş. Bu bölgede daha sonra hakim olan Lidya, Pers, Roma, Bizans ve sonunda Osmanlı toprağı olan Çeşme bu sayede çok farklı kültürlere her daim önemli hizmetler vermiş bir belde olmuş. Çeşmenin bu çok kültürlü geçmişi şuanda bile yaşayan halkına yansımış yerli yabancı bir çok Çeşme aşığı burada yaz kış konaklayarak zaman geçiriyor. Sizde sokaklarında dolaşırken bu rüzgarı yüzünüzde hissedebiliyorsunuz tarihin kokusunu binlerce yıl öncesinden getirmiş gibi açan Yasemin, Melisa, Akşamsefası kokuları sizi geçmişte bir yolculuğa çıkıyor sanki.

Çeşme’de indiğimizde saat 17:30 civarı oluyor. Maalesef Çeşme Kalesi‘ne çıkmak için geç kalmışız, kale 17:00 de kapanıyor. Bizde kalenin etrafında dolaşıp fotoğraf çekiyoruz. Çeşme Kalesi’nin tarihinden bahsetmek gerekirse; 1508 yılında Osmanlı Padişahı 2. Beyazıt tarafından, Aydın Valisi Mir Haydar kaleyi, Mimar Ahmet oğlu Mehmet’e yaptırmış. Denize sıfır yapılan kale zamanla sahil kısmına toprak dolgusu yapılmasından dolayı sahilden biraz uzaklaşmış kısmen biraz daha içeride kalmış. Kale dört burçlu, kesme taşlardan yapılmış güzel bir Osmanlı mimarisi. Kalenin dışında Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa‘nın yanında bir aslanla yapılmış heykeli bulunuyor. Heykelin fotoğrafını çekiyorum. Kale dışarıdan bile oldukça heybetli görünüyor, kalenin hemen yanında bir otel var oradan belki görebiliriz diye düşünüyoruz ama otelin çatısında bir düğün olduğundan bizi içeri almıyorlar. Bu davranışlarını hiç hoş karşılamasam da bir şey söylemiyorum. Kale çevresinde biraz daha dolaştıktan sonra oradan ayrılıyoruz.

Sokaklarda dolaşırken çarşıda hemen cadde üzerinde restorasyonu yeni tamamlanan Ayios Haralambos ortodoks kilisesini görüyoruz. Kilise çok uzun yıllar bakımsız kalmış  eskiden içinde düğün salonuna ait masalar, sandalyeler bulunurmuş bariz bir çöp alanından farksızmış kilisenin iç duvarları tuğla ile kapatılmış o dönemlerde bir kısmı düğün salonu olarak kullanılmış. Aslında kiliseyi bu halinden kurtarılması için çalışmalar yapan Arkeolog ve sanat tarihçisi Ufuk Baş Arığ kendisi ve ekibi 1986 yılında buraya gelip detaylı ve uzun süren bir çalışma ile kiliseyi fotoğraflamış, tarihini araştırmış ve bununla ilgili belgelendirme yapmış. Bu konuda uzun ama hikayelerle örülmüş güzel bir yazıyı şuradan okuyabilirsiniz. Aynı zamanda o dönemde çekilmiş fotoğrafları da yayınlanmış hem o fotoğraflara hemde benim çektiklerime bakarak nasıl bir değişim geçirdiğini görmenizi öneririm. Kilise açıldıktan sonra içinde güzel bir de konser verilmiş biz gittiğimizde ise bir resim sergisi vardı içeri girip resimlere baktık kiliseyi inceledik. Kilise restore edildikten sonra eski halinden eser kalmamış maalesef ben bu halini sevmedim çok fazla yeni gibi duruyor keşke içinde tuğlaları görünür bir şekilde yapılsaymış dedim içimden yoksa yeni sıvası yapılmış bir yapıdan farksız duruyor. Eski halini bilmeyen yada araştırmayan birisi için bir anlam ifade etmeyecektir diye düşünüyorum. Ama yinede bu yapıyı kurtarıp yeniden aslına uygun bir amaçla kullanılabilir hale getirilmesine sevindim. Tarihi yerlerin bizimle yaşatılmasını seviyorum, içlerinde konserler, sergiler düzenlenmesi hoşuma gidiyor. Konseri dinlemeye gelen bir kişi tarihten hazzetmese bile o sırada mekanı görmüş atmosferden etkilenmiş olur ve belki de tarih sevgisi başlar diye düşüyorum.

Ortodoks Kilisesinden çıktıktan sonra çarşıda dolaşırken karşımıza ellerinde Türk bayraklarıyla dolaşan gaziler çıkıyor. Madalyalarını takmanın haklı gururuyla ve bayrağımızla dolaşıp bizim de göğsümüzü kabartıyorlar. Bizim için hoş bir süpriz oluyor onları görmek, birkaç fotoğraf çekiyorum ve dolaşmaya devam ediyoruz. Çeşme sokakları Alaçatı’daki kadar olmasa da renkli cumbalı evler tarihi konaklar ortamda çok güzel bir hava estiriyor… Sokaklara düşen akşam güneşinin ilk ışıkları ile Marina’ya doğru yürümeye başlıyoruz.

Çeşme Marina‘ya giderken karşımıza bir dilek ağacı çıkıyor herkes gibi bizde fotoğraf çekiliyoruz. Burada duvara montelenmiş Çeşme Hatırası yazısı önünde de fotoğraf çekilmek ayrı bir keyif. Marinada çok güzel balık lokantaları gözümüze çarpıyor karar vermek oldukça zor hepsinin dekoru, menüsü birbirinden güzel. Marinada akşam güneşinin son ışıklarını yakalamak için bol bol fotoğraf çekiyorum. Sonra yemek için mekan bakıyoruz akşam saati olunca bir anda her yer dolup taşıyor. Marinada Bonjour Brasserie adında bir yere oturmaya karar veriyoruz. Hava gittikçe soğuyor, ve sürekli gidip gelen garsonlara rağmen siparişi verebilme konusunda başarılı olamıyoruz. Menüde balık olmasına rağmen sipariş verdiğimizde 15 dakika bizi bekletip 3 farklı garson tarafından aynı sipariş teyit edilip sonunda balık olmadığı söyleniyor. Bu duruma canımız sıkılıyor, ama diğer mekanlarda dolu olduğu için  mecburen  farklı bir şey sipariş ediyoruz. Yine uzun bir bekleme süreci sonunda siparişlerimiz geliyor. Hava gerçekten soğumaya başlıyor üzerimize aldığımız şal bile yeterli gelmiyor. Ortam her ne kadar çok güzel olsa da soğuktan gözlerimiz yaşarırken yemek yemek pekte zevkli olmuyor. Yemek bittikten sonra kalkıp dolaşıyoruz. Çeşmede esen rüzgar çok sert Eylül ayında gidecekseniz akşam buna göre giyinip dışarı çıkmanızı öneririm yoksa üşüyebilirsiniz.

Kalenin hemen karşısında bir Lunapark var çocukları olanlar için bu küçük lunaparkta, trenlerde vakit geçirmek güzel bir alternatif olabilir. Yan tarafında bir cafe var çocuklar oyun oynarken burada sahil kenarında oturup bir şeyler içip denizi izlemek keyifli olabilir. Sahilde yürüyor akşamın keyfini çıkarıyoruz. Daha sonra kendimizi sokaklara vurup biraz alışveriş yapıyoruz. Alışveriş için etrafta olan dükaknlarda satılan hediyelik eşyalar genelde birbirinin aynı Çeşme Alaçatı’ya göre daha şehirleşmiş bir yer olduğundan çok fazla alternatif yok  hediyelik eşyalarda. Alışveriş faslı da bitince  yeniden minübüse binip  Alaçatı’ya dönüyoruz. Akşam otelde Selin Hanım ile ve Muhsin Bey ile sohbet ediyoruz. Güzel bir gün de böylece sona eriyor..

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın