Gezente.com

Pamukkale – Kızılsu

Pamukkale_

Turun son gününde dönüş yolculuğu için sabah erkenden uyanıp, bavullarımızı topluyor ve lobiye iniyoruz. Kahvaltı salonuna geçerek nispeten düne oranla daha iyi bir kahvaltı yapıyoruz. Yolumuz uzun, diğer yolcularında tamamlanması ile Pamukkale’ye doğru yola çıkıyoruz. Pamukkale’ye geldiğimizde bizi ilk karşılayan yapay bir göl içinde yüzen birbirinden güzel ördekler oluyor. Fıskiyelerle süslü bu gölün içinde oradan oraya yüzen ördekler fotoğraf çekerken de bize poz vermeyi ihmal etmiyor. Uzun bir yürüyüş bizi bekliyor çünkü travertenlere gitmeden önce Hierapolis antik kentini gezeceğiz. Holy city (Kutsal kent) olarak ta bilinen kentte birçok tapınak ve dinsel yapı mevcut. Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Bergama Krallarından II. Eumenes tarafından MÖ. II. yy. başlarında kurulduğu ve Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephosun karısı Amazonlar kraliçesi Hieradan dolayı, Hierapolis adını aldığı biliniyormuş. Üst üste yaşadığı depremlerden dolayı daha sonraları Hellenislik niteliğini yitirerek Roma şehirlerine benzer bir görüntüye kavuşmuş 12. yy sonlarına doğruda Türklerin eline geçmiş. Çok geniş bir alanda kurulu olan kentte görülecek çok fazla tarihi eser mevcut.

Güney Bizans kapısından geçerek kente giriyoruz. Geniş bir alanda kurulu ve çoğu yerde kazılar ve kazı sonrası çıkarılan eserleri yerleştirme işlemleri devam ettiğinden bazı bölümlerini göremeden yolumuza devam ediyoruz. Tepelik bir alana geldiğimizde kenti kuşbakışı bir açıdan görüntüleyerek tiyatroya giriyoruz. Tiyatro, bu gezi içinde gördüğüm en sağlam kalmış yapılardan biri. Burada aslan dövüşleri ya da gladyatör yarışları da yapıldığından ilk basamaklara kadarkiduvarlar daha yüksekte. Sahnenin iki kenarından oyuncular orta kısmından ise hayvanların girdiği kapılar var. Oturma kısmının ortasında Kralların oturduğu taht görünümlü bir boşluk ve hemen karşısında heykellerle süslü bir sahne var. Buradaki heykellerin ve mermere işlenmiş resimlerin anlattığı birde hikaye var: Çobanların Tanrısı, hayvanların koruyucusu, okçuluk, tıp, müzik ve gelecekle ilgili bilgilerin tanrısı sayılan Apollon müzik alanında en güzel enstrümanı kendisinin çaldığını iddia ediyor, bazı kimseler ise Kır Tanrısı keçi ayaklı Pan’ın da çok güzel enstrüman çaldığını söylüyor. Halkın da davetli olduğu, hakemliğini Frigya kralı Midas’ın yaptığı bir yarışma düzenliyor. Apollon neredeyse büyülü bir melodi ile Lir çalıyor ve oradakileri kendisine hayran bırakıyor, Pan ise flütü ile neşeli parçalar çalıyor. Müzikten anlamayan Midas ise; Kır tanrısı Pan’ın flütle çaldığı oynak havalara kendini kaptırıp onu birinci ilan ediyor. Apollon ise buna çok sinirleniyor ve  “kulakların yeterince iyi duymuyor şimdi belki müzikten anlarsın” diyerek kulaklarını eşek kulaklarına çeviriyor. Midas bu halinden çok utanıyor saçlarını uzatarak bu sırrı saklamaya çalışıyor ancak berberi saçlarını keserken onun kulaklarını görüyor, Kral Midas’ın hışmından da korktuğu için berber kimseye anlatamıyor ama içinde de tutamıyor. Tek çare gidip bildiğini bir kuyuya haykırmakta buluyor. Kuyunun içine eğilerek “Midasın kulakları eşek kulaklarıııı” diye bağırıyor. Kuyu çok derin ve dipsiz olduğundan berberin sözleri yankılanarak yayılıyor ve diğer kuyulardan çıkıyor bu sayede bütün halkın arasında kulaktan kulağa konuşularak bugüne kadar ulaşıyor. İki kişinin bildiği sır olmaktan çıkıyor… Size küçük bir sır vereyim bazı kaynaklar ise Midas’ın genetik bozukluktan dolayı kulaklarının ve kafatasının bu şekilde bir eşeği anımsattığını yazıyor ama aramızda kalsın :)

Hikayelerini dinleyip Tiyatro alanını gezdikten sonra yokuş aşağıya inmeye başlıyoruz. Buradan Apollon Tapınağına giden bir yol var. Ama biz o tarafa sapmıyoruz çünkü Travertenleri görmemiz gerek. Uzun yıllardır etrafta yapılan oteller ve binalara suverilmesinden dolayı siyah olan Travertenler belediyenin sonunda bu işe bir el atması ile çözüme kavuşmuş gibi duruyor. Siyah görüntüyü önlemek için dönem dönem su serbest bırakılıyor ve kalkerler oluşarak bu pamuk ovası görünümü kazanıyor her yer. Eskiden gelip şimdi tekrar görenler şu anki halinin çok daha iyi olduğunu söylüyor. Neyse ki biz güzel zamanlarında gelmiş olduk. Etraf alabildiğine beyaz ve küçük havuzlar halinde birikmiş sıcak suyun içinde isteyen yüzüyor isteyen ayaklarını sokuyor. Zemin biraz kaygan sadece düşüp yaralanmamak için rehberimiz çorapla gezmenin daha akıllıca olduğunu söylüyor. Aslında korkulacak kadar kaygan değil, ayakkabılarımızı çıkarıp yürümeye başlıyoruz. Su sıcak, hava güneşli kendimizi bir tatil beldesinde havuz keyfi yapıyormuş gibi hissediyoruz. Biz de oturup sıcak su akan kanallardan birine ayaklarımızı sokuyor ve manzaranın tadını çıkartıyoruz. Bu açıdan bakınca manzara o kadar güzel görünüyor ki güzel hiç kalkmak istemiyoruz. Zaman kısıtlı olduğundan bu keyfi yarıda kesip dolaşmaya devam ediyoruz.

Travertenleri gezdikten sonra tekrar yukarı çıkıyoruz. Nekropol alanına doğru yürüyoruz. Nekropol mezarlık anlamınageliyor. Mezarlarda kireçtaşı ve mermer kullanılmış. Mermer kullanımı daha çok lahit tiplerinde görülüyor. Kuzey nekropolü, Geç Hellenistik dönemden erken Hristiyanlık dönemine kadar karakteristik lahitleri, mezar tiplerini ve mezar anıtlarını bir arada içeriyor. Kentte görülen mezarlar lahit, tümülüs ve ev tipi mezarlar. Konut mimarisini anımsatan mezar yapıları, nekropolün en önemli elamanları sayılıyor. Metropol alanı gerçekten çok ilginç öyle mezarlar görüyoruz ki dışarıdan bir evin kapısını andırıyor. İçerisinde iki ya da üç kattan oluşan küçük bölümleri var ailecek gömüldüklerini düşünüyorum. Zengin kesimin mezarları bu şekildeymiş halktan insanlar ise daha çok kayalara oyulmuş mezarların içine gömülürmüş. Sayıca 2000 den fazla mezar yapısının bulunduğu yer oldukça ilgi çekici. Tümülüs tipi olanlar daha eski dönemlere aitmiş. Bu alanı da gezdikten sonra yeniden otobüslere biniyor ve Karahayıt köyü -Kızılsuya gidiyoruz.

Kaplıcaları ve su kaynakları ile meşhur Kızılsuya geldiğimizde suyun etrafındaki kalker tabakasının kırmızıya yakın bir renk olduğunu fark ediyoruz. Burada hediyelik eşya aldıktan sonra bir restorana oturup öğle yemeğimizi sipariş ediyoruz. Zaman az olduğu içinde yine gözleme siparişi veriyoruz ama çok yoğun olmamasına karşın siparişlerimiz oldukça gecikiyor hatta benim siparişim eksik geliyor, bir gözleme daha istiyorum ama maalesef bir türlü gelmiyor. Karnımı tam doyuramadan gergin bir şekilde mekanı terk ediyorum. Etrafta dolaşmaya ve fotoğraf çekmeye devam ediyorum.

Buradan ayrılıp yolumuza devam ediyoruz Denizli-Afyon karayolu üzerinde bulunan Honaz ilçesine bağlı Kaklık Mağarasına geliyoruz. Rehberimiz içeride çok yoğun bir kükürt gazı olduğunu ağzımızı sıkıca kapamamızı söylüyor.Gerçekten de ilk girdiğimiz anda kokudan bayılacak gibi oluyorum. Nefes almak oldukça güç. Ama içerideki manzara her şeye değer. Mağaranın içi Pamukkale travertenlerinin minik bir kopyası gibi. Mağaranın duvarları yosunlarla kaplı her yerinden sular akıyor ve tahtadan yapılmış basamaklarla alta doğru iniyor dolaşıyor ve yeniden yukarı çıkılıyor. Su birikintilerinin oluşturduğu küçük göletler içindeki yosunlar suyun rengarenk görünmesine neden oluyor. Mavi yeşil arası inanılmaz güzellikteki yansımaları izlerken içerideki boğucu havayı tamamen unutuyorsunuz. Mağarayı dolaşıp yukarı çıkıyoruz. Dışarıda nefes alabilmenin verdiği rahatlıkla biraz dinlenip yeniden otobüse binerek yola devam ediyoruz.

Son güzergahımız Acıgöl ama maalesef yol kenarında durulacak uygun noktalar olmadığından dolayı çok kısa bir mola verip aceleden uzaktan çekilmiş birkaç fotoğraf ile yetinmek zorunda kalıyoruz. Gezinin son güzergahını da geçtikten sonra İstanbul’ a dönüş başlıyor bizim için. Otobüs kaptanımız kaptan yardımcımız ve güzel sesli yolcular korosu eşliğinde şarkılar söyleyerek yola devam ediyoruz. Aklıma Yılmaz Erdoğan’ın bir şiiri geliyor.

‘….. Yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir
yol yoluyla gidebilir yare
yoldan çıkabilir apansız
ve ömür bitebilir yoldan önce
ama yol bir yere gitmez….. ‘

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın