Gezente.com

Efes – Şirince – Meryemana

Efes

Gezimizin 2. gününde sabah erken saatlerde uyanıyorum. Otelimiz deniz kenarında olduğundan pencereyi açınca odaya dolan deniz havasını teneffüs ederek balkondan bir süre denizi yat limanını ve martıları izliyorum. Sabah erkenden kahvaltıya inmek gerekiyor, zaten acele etmezsek açık büfede pek bir şey kalmıyor. Otelin kahvaltı büfesi fena değil, en çok peynir çeşidi var. Çeşit çeşit peynirden oluşan bir kahvaltı sonunda rehberimiz aracın geldiğini iletiyor. Yaklaşık 40 kişilik bir tur ekibi ile yeni güne başlıyoruz. Bugünkü rotamız önce Efes Antik kenti. Efes hakkında bir kaç küçük bilgi ile başlayayım.

Efes Antik kenti kuruluşu cilalı taş döneminde M.Ö. 6000 yıllarına dayanıyor. Efes kenti birçok kez yıkılmış yerleşim yeri farklı alanlara taşınmış olduğundan şuanda yaklaşık 8km’lik bir alana kalıntılar yayılmış. Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmış. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılmış. O dönemlerdeki görkemli halini şuanda ki kalıntılarından da anlayabiliyoruz. Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes’in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alıyor: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin lacivert sularına yelken açar… Kaystros (Küçük Menderes) Nehri’nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes’in çağının en önemlipolitik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes deyince akla ilk gelen eserlerden biri tabiki Celsus Kütüphanesi. Zamanında 2 ya da 3 katlı olduğu düşünülen yapı mermerden yapılmış üzerindeki işlemeler ise nefes kesici güzellikte. Şu ana kadar gördüğüm en muhteşem mermer işçiliklerinden biri diyebilirim. Bu kütüphane dönemin en büyük 2. kütüphanesiymiş. 2. katında rulolar halinde yazıtlar bulunuyormuş ve yaklaşık 14.000 el yazması önemli eseri içinde barındırıyormuş. Yapının kalıntıları üzerinde yapılan çalışmalar, ön cephenin iki katlı görünümüne karşın, yapının üç katlı olduğunu gösteriyor. El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklanıyormuş 3. yüzyılda bölgeyi etkileyen depremler sırasında okuma salonu yanmış, ancak daha sonra tamir edilmiş. Ön yüzünün yine Orta Çağ’da yaşanan bir deprem sonucu yıkıldığı düşünülüyormuş. Depremde ön cephesi haricinde diğer kısımları yıkıldığından uzunca bir süre sonradan yapılan bir çeşmenin görkemli arka duvarı olarak kullanılmış.

Kütüphane gezisinden sonra dolaşmaya devam ediyoruz, hemen yakınımızda bir yerden gülüşme sesleri ve uğultular geliyor. Burası dönemin tuvalet ihtiyacının karşılandığı yermiş. Mermerler üzerine delikler yapılmış ve hepsi yan yana, zengin kişiler ise önce yeri ısıtmak amacı ile kölelerini oturtup sonra kendileri kullanırlarmış. Aynı zamanda o dönemde dedikodunun yapıldığı yerlerden biriymiş…

Buradan çıkıp ilerlerken mermerden yapılmış cadde üzerinde garip işaretler ve şekiller görüyorum bir ayak resmi çizilmiş yanında ise farklı şekiller mevcut. Bu yolun o dönemdeki malum evlere giden bir yol olduğunu söylüyor rehberimiz ve oradaki ayak resmide bunu işaret ediyormuş. Adımlarımıtakip et anlamında aynı zamanda ayak resminde bir parmak diğerlerinden bariz şekilde uzun resmedilmiş bunu yapan kişinin beni diğerlerinden ayırt etmek için ayak parmaklarıma bak mesajı verdiği düşünülmekteymiş. Burada çalışan kadınlar kendilerinin bu şekilde bir nevi reklamını yapıyormuş oldukça ilginç hikayeler dinledikten sonra gezimize devam ediyoruz. Arcadiane Caddesi, Tiyatro, Küretler Caddesi, Memmius Anıtı, Herakles Kapısı, Traian Çeşmesi, Hadrian Tapınağı, Scholastika Hamamları, Gymnasion, Ticaret Agorası, Odeon, Parlamento Binası, Mozaikli Kaldırım gördüğümüz diğer yerler. Hakkında bu kadar uzun yazmamın sebebi efesin gerçekten çok güzel bir ören yeri olması benim gibi tarih meraklısı birisiyseniz kaçırmamanız gereken bir yer… Efes müzesi ve yedi uyuyanlar mağarasını da ziyaret ettikten sonra Şirince köyüne doğru yola çıkıyoruz.

Şirince köyüne ulaştığımızda oldukça acıkıyoruz ve manzarası en güzel olan mekana oturup hem muhteşem gözlemeler yiyor hem de köyü o açıdan fotoğraflama imkanı buluyoruz. Küçük bir köy ama oldukça sevimli. Evleri Safranbolu evlerinin ustaları yapmış bundan dolayı oldukça benziyorlar. Kendinizi küçük Safranbolu da hissetmeniz mümkün ama buranın havası ve dokusu daha farklı özellikle arazi eğimli. Bu nedenle evler yapılırken başka bir evin manzarasını kapatmayacak şekilde tasarlanmış. Yani hangi evden bakarsanız bakın aynı manzarayı görüyorsunuz önünüzü kesen bir bina yok. Burada yaşamak keyif verici olmalı, gidip gördüğünüzde kesinlikle o evlerden birinde oturmak istiyorsunuz. Ben ilk fırsatta yeniden Şirince köyünü ziyaret etmeyi düşünüyorum en azından bir kaç gün kalmak ve kafa dinlemek için ideal. Yeşillikler içinde butik otelleri olan sıcak kanlı insanlarla dolu şipşirin bir köy. Böylesine güzel kalabilmiş nadir yerlerden biri sanıyorum. Hediyelik eşyalarımızı da aldıktan sonra bize verilen zamanın dolmakta olduğunu fark edip otobüse doğru gidiyoruz. Bir sonraki durağımız Meryemana evi…

Meryemana evi girişinde bir havuz karşılıyor bizi içinde su yok. Rehberimiz girişten biletlerimizi aldıktan sonra uzun bir yoldan devam ediyoruz. Bahçesi güller, çiçekler ve ağaçlarla dolu huzurlu sessiz ve sakin bir yer. Zaten girişindeki tabela uygun kıyafetler giymemizi ve sessiz olmamızı hatırlatıyor bizlere. Yol üzerinde bir meryemanaheykeli var ve etrafında bir sürü kalabalık fotoğraf çekilmek için toplanmış. O kalabalık içinde kendimize bir yer bulamayacağımızı anlayıp sadece heykeli görüntüleyerek devam ediyoruz. Meryemana evi oldukça küçük ve etrafta çekim yapan kameralar ve fotoğraf çeken insanlarla dolu.  İçinde çekim yapmak flash kullanmak yasak, bizde buna saygı duyuyoruz. Sıra halinde içeriye alınıyoruz, evin içerisi serin ve her yerinde mumlar var. Serin olduğundan mı farklı bir ruh hali içine girdiğimizden mi bilinmez içimizde bir ürperti hissediyoruz. İsteyenler bağış kutusuna bir miktar para atıp mum alabiliyorlar, mumlarımızı alıyoruz ve çıkıştaki camdan yapılmış adak yerinde bir dilek tutup bir mum da biz yakıyoruz. Her ülkeden çeşit çeşit insanı burada görmek mümkün herkes bir dilek tutuyor kimileri dua ediyor sessizce bir köşede. Evin Meryemana evi olmasını papalıkta onaylamış. Yapılan araştırmalarda duvardaki en alttaki birkaç sıra tuğlanın milattan sonra 1 yy civarına ait olduğu tespit edilmiş. O dönemden kalma bilgilerin çoğunda Meryemana’nın bu civarda bir yere gelip gizlice yaşadığından bahsediliyormuş. İnternete bununla ilgili birçok bilgi bulmak mümkün olduğundan burada detaylarına girmiyorum. Bahçede aynı zamanda 3 tane çeşme mevcut, suyu da içilebilmekte. Hepsine de bir isim bulmuşlar birinden içen aşkı diğerinden içen parayı sonrakinden içende başarıyı buluyormuş biz garanti olsun diye üçünden de içtik hiçbirini es geçmek olmazdı elbette. Çeşmelerden hemen sonra yine duvardaki demirlere peçete, bez vs bağlamak suretiyle dilek tutulan bir yere geldik, adettendir diyerek bizde bir dilek tuttuk. Kimileri ise dileklerini yazıp öyle asmışlar oldukça ilginç dilekler görmek mümkün. Ev araba, koca arayan kızlardan, kocası yuvasına dönsün diye yazan kadınlardan para isteyenlere kadar birçok dilek yazılıydı her dilde. Herkesin dileğinin kabul olmasını umarak Meryemana evinden ayrılıyoruz. Günün son uğrak yeri olan Artemis tapınağına doğru yol alıyoruz. Burada görülebilecek çok fazla bir şey yok çünkü tapınaktan geriye sadece tek bir sütun kalmış. İlginç olan ise bu noktadan bakıldığında ileride bir tapınak, bir manastır ve bir camiyi aynı fotoğraf karesinde yakalayabilmek. Burada durup manzarayı izlerken aslında ne kadar hoşgörülü bir ülkede yaşadığımızı düşünmeden edemiyorum. Birçok farklı din aynı karede birleşebiliyor bu oldukça güzel bir duygu. Günün son fotoğraflarını ise bizi merakla izlemeye gelmiş bir kaz sürüsü oluşturuyor. Tapınağın etrafındaki sazlıklarda dolaşan kazlar başlarına geleceklerden habersiz meraklı bakışlarla bize yaklaşıyor ta ki arkadaşım yokuş aşağı bütün kazlara doğru koşana kadar. Kazlar büyük bir gürültü içinde kaçışırken bende onların bu halini fotoğraflamakla meşgul oluyorum. Oldukça eğlendiğimizi söylemeliyim. Güneş yavaş yavaş batmaya başladığında ise biz yine Kuşadası’ndaki otelimize doğru yola çıkıyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın