Gezente.com

Paşabağ Vadisi

Pasabag Derbent Vadisi

Yeniden yollara düştük, bu sefer gideceğimiz yer Güzel Atlar Diyarı yani Kapadokya bölgesi. Akşam 21.30 da yolculuk başlayacak, Beşiktaş İnönü Stadyum’u önünde toplanacağız hazırlanıp evden çıkıyoruz. Trafik yoğun taksiye biniyoruz ama fazla hızlı ilerleyemiyoruz. Tur rehberimiz arıyor ve yolda olduğumuzu söylüyoruz. Neyse ki yetişiyoruz, kendimizi otobüse zar zor atıyoruz, ilk durak Kadıköy Salı Pazarı önü orada araç değiştireceğiz. Kadıköy de transferimiz gerçekleşirken bende kendime şişme bir yastık alıyorum hani şu yolculuklarda kullanılandan. Malum gece yolculuğu yapacağız ve ben otobüste uyumak konusunda başarılı değilim. Uzun bir yolculuktan sonra sabah 7 -8 arası bir mola verip kahvaltı yapıyoruz ve yola devam ediyoruz, sabah saatlerinde Nevşehir’ e ulaşıyoruz.

İlk olarak Hacı Bektaş-ı Veli makamını ziyaret ediyoruz. Hacı Bektaş-ı Veli 13 yy da yaşamış, aleviliğin oluşması veyayılmasında büyük çaba harcamış. Yeniçerilerin yetişmesinde Bektaşilik kavramı denilen düşüncenin oldukça etkili olduğu söylenmekte. Hoşgörü, insancıllık, eşitlik bu düşüncenin temelini oluşturarak Osmanlı’nın batıya açıldığında Hıristiyanlığı anlayışla karşılamasında Bektaşi geleneği ile yetişen yeniçerilerin önemli rolü olduğu düşünülüyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahının avlusu Nadar avlusu adıyla anılıyor, eskiden kapının girişinde ‘Burası aşıkların kabesidir, eksik gelen tamam olur’ yazıyormuş. Avlunun içinde üçler çeşmesi var, dergah avlusu denilen daha içteki avluda ise aslanlı bir çeşme var. Aslanın Hz. Ali’yi temsil ettiği düşünülüyormuş, çünkü Hz Ali’ye Allah’ın aslanı da deniliyor. Bunun sebebi ise ”Hz Muhammed Mihraca yükselirken, önünü bir aslan kesmiş ve bana en değerli eşyan neyse onu ver ki sana yol vereyim demiş. Hz Muhammed’te Hz Fatma’nın kendisine hediye ettiği yüzüğü parmağından çıkartıp aslanın ağzına vermiş, daha sonra Hz Muhammed bunu bir mecliste anlatırken Hz Ali ağzından yüzüğü çıkartıp Hz Muhammed’e geri vermiş ” bu tabirde buradan gelmekteymiş. Avludan geçerken Kahveci Baba denilen kişinin mezarı hemen ayaklarımızın altında duruyor. Bunun hikayesini ise rehber şöyle anlatıyor; ‘Kahveci baba, ben dibekle kahve döverken çok gürültü yaptım öldüğümde mezarımı öyle bir yere yapın ki insanlar üzerimden gelsin geçsin ve ben onların gürültüleriyle huzur bulayım demiş.’ Bizde isteğini kırmadan üzeri mermerle kaplı yerle aynı seviyede olan mezarın üzerinden geçerek Aşevi’ ne varıyoruz. Aşevi içinde devasa büyüklükte kazanlar, ocak körükleri, ağırlıklar, kantarlar, baharat kutuları, kandiller mevcut. İçerideki dev kazanların üzerinde 12 boynuzlu geyik kafası var. Bunun anlamı yemek hazır olduğunda geyik kafası kapının dışına asılırmış bu yemek hazır anlamına gelirmiş. Dergahta kalacak olan kişiler 3 gün misafir edilir daha sonra bir işin ucundan tutması ve yediği lokmayı hak etmesi istenirmiş. Önce kazanlarda pilav pişermiş daha sonra da pilavın yağı ile hoşaf yapılırmış. Yeniçerinin kazan kaldırması olayını tarihten az çok hepimiz biliriz bu olayda şu şekilde gerçekleşmiş; Bir gün dergahta bir nedenden ötürü pilav yapılamamış önce hoşaf yapılmış  ama hoşafa yağ olmadığı için yağ konulamamış. Dolayısıyla hoşafın yağı olmamış ve olay çıkarmak için bahane arayan yeniçeriler nerde bizim hoşafın yağı devlet hoşafın yağını da kısar oldu diyerek kazanları kaldırıp gürültü çıkartarak isyan çıkarmışlar. Kazan kaldırmak deyimi de buradan geliyormuş.

Buradan ayrılıp Hacı Bektaş-ı Velinin türbesine gidiyoruz. Türbenin içinde yerler halı kaplı ve içeride bir çok döneme ait eşya var; Hz Ali’nin el yazması, Camili bir saat, derviş küpeleri, yeniçerilerin flaması, sancak alemi var.İçerisi müze gibi bu eşyaları da görüyoruz, daha sonra çilehane denilen dar ve alçak kapılı bir odaya giriyoruz, bunun sebebi eğilerek girerek hem saygıda bulunmuş olmak hem de adına uygun çile mekanına girerken biraz zorlanmak. Burayı da gördükten sonra yavaş yavaş otobüse doğru yürümeye başlıyoruz. Sırada çömlek yapımı hakkında bilgi almak var ve bir çömlekçiye doğru yola çıkıyoruz. Uygulamalı olarak çömlek yapacağız. Hangi ısıda pişirildiği nasıl boyandığı gibi anlatımlar yapılıyor hatta isteyen bir kişide orada uygulamaya katılabiliyor. Satış bölümünde ise usta kişilerin yaptığı çeşit çeşit hediyelik eşyalar satılmakta. Üzerlerindeki işlemeler o kadar zarif yapılmış ki beğenmemek mümkün değil. Aynı eşyaları İstanbul’da bolca görmek mümkün ama orda ki kadar güzel değiller. Öğle yemeği vakti yaklaşırken Uranüs restoran adlı, tüflerin oyulması yapılmış oldukça otantik bir mekana geçiyoruz, girişinde iki tane kartal heykeli bizi karşılıyor. Burada kanun eşliğinde ve otantik kıyafetler giymiş garsonların dağıttığı sucuklu kuru fasulye ve testi kebabı yiyoruz. Yemeğin sunum şekli, testinin önümüzde kırılması ve servisi gerçekten çok güzel. Öğle yemeğimizden sonra Çavuşin’e doğru yola çıkıyoruz.

Çavuşin, bölgesi çok eski bir yerleşim yeri. M.S. 56 yılında genellikle Romalı askerlerden kaçan misyonerlerin buradakitüflü kayaları oyarak kendilerine gizli sığınaklar yapmaya başlaması ile kullanılmaya başlanmış. Zamanla oradaki yerli halkta Romalıların baskısından kurtulmak için kayaların içine oyuklar yapmaya başlamışlar. Hatta uzun zaman saklanmak için yiyecek depoları, ibadet edecekleri şapeller, hayvanları bağlayacakları ahırlar bile kazmışlar. Her biri oldukça ilginç olan oyuklar içinde kaybolmak mümkün çünkü hepsi birbirine benziyor. Burada serbest zaman veriliyor ve biz bu tüflü mimari içinde dolaşmaya başlıyoruz. Ev denilen oyuklar içinde mutfak bölümünde ateş yandığı için duvarları tamamen siyah olmuş durumda ve günümüze kadar da bu şekilde korunmuş. Rehberin anlattığı hikayeleri dinlerken Romalıların şehre saldırısını, bunu gören gözcü birliklerin halka haber verişini, halkın oyuklara saklanıp kapılarını yuvarlak büyük kaya parçalarıyla kapayışlarını, halkın yaşadığı panik ve korkuyu hayal ediyorum. Çok fazla zamanımız olmadığından buradan ayrılarak Paşabağ- Derbent Vadisine doğru yola çıkıyoruz.

Paşabağ bölgesine geldiğimizde sürekli fotoğraflarını görmekten neredeyse ezberlediğim vadiyi yakından görme imkanı bulmuş oluyorum. Peribacalarının oluşumunu herkes coğrafya derslerinden hatırlar üst tarafı daha sert alt tarafı daha yumuşakkatmaktan oluşan dağ yamacının rüzgar ve yağmur ile aşınması sonucu ilginç şekiller ortaya çıkmış. Eskiden buradaki oyuntuların içini keşişler ibadet yeri olarak ta kullanıldığından bu bölgeye Rahipler vadisi de diyorlar. Meşhur deve şeklindeki peri bacasını görüyoruz hemen arka tarafta daha geride olan ve uzaktan elleri açık rahibeye benzeyen Meryemana peribacasını görüyoruz. Buradaki şekilleri hayal gücünüz sayesinde çok değişik suretlere sokmanız mümkün. Bir elin parmaklarına benzeyen başka bir peribacası çıkıyor karşımıza bir süre önünde durup fotoğraf çekiliyoruz ve rehber bizi serbest bırakıyor bende hayal vadisinde, kendimi garip yaratıklarla savaşan bir kahraman gibi hissederek dolaşıyorum. Her an bir köşeden bir yaratık çıkacak ve onu yenerek dünyayı kurtaracakmışım gibi hissediyorum. Gizli ışın kılıcımı saklayarak kötülüklerle savaşmak adına vadi içinde kayboluyorum.

Akşamüstü yaklaşırken şarap tadımı yapmak için Turasan şarap fabrikasına gidiyoruz. Burada şarabın nasıl yapıldığını en başından itibaren anlatarak gezdiriyorlar. Şarap yapımı anlatımından sonra tadım ve satış kısmı için ön salona geçiyoruz. Kırmızı ve beyaz şarap tadımları burada yapılıyor isteyen buradan uygun fiyata satında alabiliyor. Akşam güneşi Güzel Atlar Diyarında batmak üzereyken otele doğru yola çıkıyoruz.

 Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın