Gezente.com

Ihlara Vadisi-Tuz gölü

Yılanlı Kilise

Bu sabah dönüş için öncelikle bavullarımızı topluyor ve resepsiyona indiriyoruz. Sabah hava biraz serin o yüzden üzerime daha kalın bir şeyler giyiyorum kat kat lahana gibi giyinmek zor. Otobüse bindikten sonra yeraltı şehirlerine doğru yolaçıkıyoruz. Sabah 5.30 da uyanıp hazırlanmak ve bavulu toplamak son gün yorgunluğu ile birleşince biraz halsiz hissediyorum ama hemen pes etmek yok daha uzun bir gün var önümde. Otobüs hareket ediyor ve yeraltı şehrine ulaşıyoruz… Kaymaklı yeraltı şehri 8 katlı olup ilk katı erken dönem tarihlenmekteymiş. Roma ve Bizans dönemlerinde de diğer alanların oyularak genişletilmesi suretiyle yeraltı şehri haline dönüştürülmüş. Bugün 4 katı ziyarete açık. Bizde ziyarete açık kısımlarını dolaşıyoruz. Salonlar, şarap depoları, mutfak ve erzak depoları, havalandırma bacaları, su kuyuları, su mahzenleri, kilise ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek için kapıyı içten kapatan büyük sürgü taşları var. İçeriye girdikten sonra merdivenlerden aşağı inmeye başlıyoruz ve indikçe daha da soğuyor hava. Koridorları o kadar dar ki bazı yerlerde neredeyse yere oturarak yürümeye çalışıyoruz, önce aşağı inen merdivenler dev bir havalandırma bacasına çıkıyor burası ile birbirine bağlanan diğer katlar çok ilginç. Havalandırma bacasının yanına geldiğimizde ıslık sesine benzer bir ses var ve ne aşağısı ne de yukarısı görünmüyor çok uzun olduğunu tahmin ediyorum. Havalandırma bacası sayesinde tüm katların havası sürekli tazeleniyor. Mutfak kısımlarında ise yineduvarlar simsiyah olmuş çünkü ateş içeride yakılıyormuş. Şarabın ne kadar önemli olduğunu sürekli karşıma çıkan şaraphanelerden ve depolardan anlıyorum. Üzümleri biriktirdikleri derin çukurlarda ezdikten sonra serin ve kapalı yerlere alınarak dinlendiriyorlarmış. Ahır bile var, hemen girişte hayvanları bağlamak için duvarlarda açılan delikleri görüyoruz. Hayvanlar burada saklanırmış içinde ufacık bir mekanda kilise olarak kullanılıyor. Yürüdükçe aşağı iniyoruz her kat birbirine bağlı ve neredeyse bir labirent gibi karışık odalar çeşitli tünellerle diğerlerine bağlanıyor buradakilerin avantajı düşman içeri sızsa bile karmaşık yapısından dolayı saklanan insanları bulmakta zorlanıyormuş. Bizde ok işaretlerini takip ederek yolumuzu bulmaya çalışıyoruz ama katlar belli belirsiz olduğundan hangi bölümde olduğumuzu anlamakta zorlanıyoruz. Kırmızı ok işaretleri aşağıya giden yolu mavi ok işaretleri ise yukarıya giden yolu gösteriyor eğer kaybolursanız bunları takip edebilirsiniz. Belli bir noktadan sonra yine inmeye devam ettiğimizi sansak da yukarı çıkmaya başlıyoruz ben çıkış noktasına gelene kadar levhalara da bakmadığım için dönüş yolunda olduğumuzu anlamamıştım bile. İçerinin atmosferi insanı gerçekten etkiliyor. Basık hava, yukarı çıktıkça düzelmeye başlıyor ve oksijen almaya başlıyoruz. Ortam çok tozlu, benim gibi toza alerjisi olanların dikkat etmesini öneririm. Dışarıda pasajlar içinde hediyelik eşya satılıyor yöresel eşarplar, giysiler, t-shirtler… Alışverişi tamamladıktan sonra Gaziemir yeraltı kervansarayına doğru yola çıkıyoruz.

Gaziemir yeraltı kervansarayı küçük bir köy, çok sayıda ev yok ve evler oldukça bakımsız genellikle tek katlı yapılmışmodern binaların olmadığı uzak bir yerleşim bölgesi. Otobüsten inerken bir çocuk ordusu tarafından kuşatılıyoruz ayakları çıplak ellerinde meyve ya da çekirdek var onlardan bize de ikram ediyorlar. Yeraltı şehri Kaymaklı gibi değil öncelikle tamamı kapalı değil ortada büyük bir alanın tavanı yok eskiden vardı da sonradan mı çöktü yoksa burası korunma amaçlı değil de konaklama amaçlı inşa edilmiş tam anlayamıyorum. Burası aşağı inen katlı katlı bir yapı değil düz devam eden odaları olan giriş kapısı oldukça rahat geçebileceğimiz büyüklükte koridorları da geniş sanki daha çok hayvanlarında insanlarında rahatça geçip yaşayabileceği bir yer olarak inşa edilmiş. Kervansaray olarak düşünce bu durum oldukça mantıklı geliyor. İçeride ufak bir kilise ve yine şırahane var. Burası yeraltına oyulmuş bir kervansaray olarak bölgedeki tek örnek olduğundan diğerlerinden ayrılıyor özellik bakımından. Kapadokya bölgesi tarihin derinliklerinde kendinizi kaybetmenizi sağlıyor kelimenin tam anlamıyla. Buradaki gezimiz fazla uzun sürmüyor.

Narlıdere krater gölüne doğru yola çıkıyoruz. Ihlara’ya giderken uğrayacağımız ve dağın içinde denizi görmüşcesinebizi sevindiren bir göl. Manzara çok güzel açıkçası bugüne kadar göl diye gösterilen ufak su birikintilerini gördükten sonra burayı görmek beni çok heyecanlandırıyor. İlk kez krater gölü gördüğüm için çok garipsiyor ama çok beğeniyorum. Gölün hemen yukarısında ki yolda mola veriyoruz su seviyesine inmek için biraz aşağı doğru sazlıkların olduğu alana yürümek lazım. Arkadaşım günün yorgunluğundan olsa gerek çok isteksizce davrandığından göl kenarına inemiyorum. İçim biraz burkulsa da kahve servisi eşliğinde rehberin anlatımlarını dinliyorum. Gölün sürekli fotoğrafını çekmek geliyor içimden etrafında biraz yürürken küçük bir çoçuk ve süsleyip püslediği eşeği ile karşılaşıyorum. Belli bir ücret karşılığında eşek ile ufak bir tur atmak mümkün. Bu turistlik eğlenceye en çok çocuklar rağbet ediyor. Gölün kenarında ağaçlıklar ve piknik alanı mevcut güzel bir havada buraya gelmek ve piknik yapmakta var. Narlıdere krater gölü aynı zamanda jeotermal alan yanı sıcak su kaynağı olabilicekken suyun fazla kireçli olmasından kaynaklı bu özelliği kullanılmamış. Güzel göl manzarasını geride bırakarak Nihayet Ihlara vadisini görmek üzere yola çıkıyoruz.

Ihlara vadisi Kapadokya’ ya gelme sebeplerimin ilk sırasında yer alıyor. Lise yıllarımdan beri gelmek istiyor ama her seferinde türlü sebeplerden dolayı bu gezileri hep ertelemek zorunda kalıyordum, kısmet bu güneymiş diyorum.Yol boş Önümüzde olanca heybeti ile Hasan dağı duruyor. Dağın eteklerinde hala kar var sanki kollarını açmış bizi kucaklarmış gibi duruyor. Bu manzarayı izleyerek otobüsün ön koltuğunu seçmenin ayrıcalığını yaşıyorum. Erken bilet almanın faydalarından biri de ön koltuğu kapmış olmak. Genellikle tur ile yaptığım gezilerde buna dikkat ediyorum size de öneriyorum en ön koltuk hem rehberi aktif dinleyebilmek hem de ön camdan manzarayı en geniş açı ile görebilmek adına çok faydalı bir seçim. Ihlara vadisine ulaşıyoruz müze kartlarımızı gösterdikten sonra yaklaşık 100 m derinliğindeki vadiye tahta merdivenlerle inmeye başlıyoruz. Gerçekten uzun bir yürüyüş olacak 45 dk – 60 dk arası yürüyüş temposuna göre süreceği söyleniyor.Manzara çok güzel bu kadar derin bir vadiye ilk inişim. Kendimi dağ yarılmış ve ben içine girmişim gibi hissediyorum aşağıda akan Melendiz çayının gürültüsünü duymaya başlıyoruz Mayıs ayında oluşumuzdan sanırım oldukça şiddetli bir akışa sahip. Yürüyüşün ilk durağı Ağaç altı kilisesi bu kilisenin aslında girişi daha aşağıdaymış zamanla toprak dolarak çevresi yükseldiğinden 2. kat apsis olarak nitelendirilen yerden şuanda giriş sağlanmakta duvardaki resimlerin çoğu sökülmüş zamanında bu resimlerin duvarlara samanla çizildiği söyleniyor. Kubbesinde İsa’nın göğe yükseliş sahnesi var. Resimlerde göz çukurları genelde boş buda talan edilirken yapılan bir hasar mı bilmiyorum. Buradan sonra Melendiz çayının kenarından Yılanlı kiliseye doğru yürüyoruz. Su oldukça bulanık derinlinin 8 m ye vardığı söyleniyor. Yılanlı kilise girişinde flash kullanmayınız yazısı var içerisi karanlık fotoğraf çekmek güç. Bu kilise de Ağaçaltı kilisesi gibi haç planlı yapılmış bir kilise. Kilisenin üzeri beşik tonozla örtülmüş. Kilise adını batı duvarında Yılanların saldırısına uğramış dört günahkâr kadınla ilgili çizilmiş freskolardan almış. İlk sahne hasarlı olduğundan tam olarak neyin çizildiği anlaşılamamış, ikinci sahnede süt vermeyen kadını yılanlar göğsünden, üçüncüsünde yalan söyleyen kadını ağzından sonuncusunda ise söz dinlemeyen kadını kulağından ısırdığı resmedilmiş. Daha sonra Pürenli kilisesini de ziyaret edip dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Hava sıcak ayaklarımız yürümekten perişan halde rehberimiz serbest zaman verip 1 saat sonra yukarda buluşuruz diyor. Hemen ayakkabılarımızı çıkarıp şişmiş ayaklarımızı Melendiz çayının buz gibi sularına sokuyoruz. Dere gerçekten derin iki adım atmadan dizlerimizi geçiyor korkup geri çıkıyor ve derenin kenarında bir ağacın kökleri üzerinde oturarak ayaklarımızı serinletiyoruz. Su buz gibi 5 dakika bile bu şekilde kalmak neredeyse imkansız. Ayaklarımız soğuktanmorarmaya başlarken ayakkabılarımı giyip etrafta gezmeye karar veriyorum bir nebze de olsa serinlemiş olmaktan dolayı mutluyum. Üzerindeki tahta köprüyü kullanarak çayın öteki tarafına geçiyoruz. Birazda orada ne var diye bakmak isterken yardımcı rehber beni yakalıyor ve çok uzaklaşmamam konusunda uyarıyor. Fotoğraf çeken yanındaki yemekleri yiyerek piknik yapan su kenarında oturan insanlar var. Ortam hayli kalabalık öğlen sıcağı tepemizde melendiz çayı kenarından ayrılmak ve o bitmek bilmeyen merdivenleri tırmanmak istemiyorum. Merdivenler çok uzun resmen gözümde büyüyor. Yavaş yavaş çıkmaya karar veriyorum. Çıkarken bir yandan da fotoğraf çekip vadinin kenarından aniden ortaya çıkmış gibi duran bulutları seyrediyorum. Ihlara vadisine son kez bakıp anılarımın içine kaydediyorum.

Dönüş yolu artık başlamış durumda Kapadokya’dan ayrılıyoruz ve geride 4 günün anılarını bırakırken son olarak Ağzıkarahan kervansarayına ve Tuz gölüne uğrayacağız. Ağzıkarahan kervansarayı hakkında bulduğum bir kaç bilgiyi paylaşayım. Han miladi 1231 tarihinde Alaaddin Keykubat tarafından başlatılmış 1239 tarihinde Gıyaseddin Keyhusrev tarafından tamamlanmış. Eskiden kitap kopya edenlere (ağzıkara) derlermiş. Hattatlar yazdıkları yanlış kelimeleri parmaklarını ağızlarına götürerek yalamak süratiyle yanlışlarını düzelttikleri için ağızları daima kara olurmuş. Büyük Türk Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa hattatların ayaklanması sonucunda şehit edildikten sonra tarihte onun ölümünü hazırlayanlara ağzıkaralar, karaağızlılar deniliyor.
Kendimi oldukça yorgun hissediyorum Ağzıkarahan kervansarayında inmiyorum zaten birkaç dakikalık bir mola veriyor sadece otobüs çünkü tadilat nedeni ile burası kapalı. Arkadaşım inip birkaç fotoğraf çekiyor ve ben azda olsa uyumak istiyorum.

Tuz gölü; yağış alanı 11.900 km² olan kapalı bir havza gölü özelliğini taşıyor. Tuz gölünün kışın kapladığı çok geniş su alanı su kuşları için önemli bir kışlama alanı oluşturuyormuş. Tuzlu ortamlara uyum sağlamış olan flamingo, kılıçgaga, angut ve benzeri kuşların yanı sıra yağmurcunlar, turnalar, yaban kazları ve yaban ördekleri gölde büyük topluluklar halinde yaşıyormuş. Tuz gölüne geldiğimizde filmlerde ve kliplerde üzerinin de hiç su görmediğimden simdi su seviyesinin yeterince alçalmamış olduğundan bana farklı geliyor. Otobüsten inip gölün etrafında dolaşmaya başlıyorum. Su sandığımdan az çıkıyor tuz tabakası ise oldukça kalın. Sadece tuz tabakasının üzerinde 10-20 santim yüksekliğinde bileklere kadar gelen bir su var. İsteyen ayakkabılarını çıkarıp yürüyebiliyor ama tuz ayaklarımı yakacağından dolayı bunu yapmıyorum. Sadece etrafta dolaşıp güneşin batışı ile birlikte tuz gölü manzarasının tadını çıkartıyorum. Gün sona ererken tuz kristalleri üzerinde adeta dans ediyor ve gözlerimi kamaştıran manzaraya bir süre daha bakıyorum. Minik taşlar büyüklüğünde birkaç tane tuz parçasını hatıra olarak alıyorum üzerindeki kristalleşmeler çok ilginç. Güneşi bugün de Tuz gölünün üzerinden batırıyoruz ve bir kültür turu da bu manzara ile İstanbul’a dönüş yolculuğunun başlaması ile son buluyor.

Güzel atlar diyarından ayrılırken nedense aklıma Faruk Nafız Çamlıbel’ in han duvarları şiiri geliyor

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

 Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın