Gezente.com

Mardin – Şanlıurfa

mardin (1)

İyi bir uykudan sonra güne başlamak gibisi yok. Sabah erkenden kalkıp hazırlanıyoruz her sabah başka bir şehirde uyanacağımızdan bu kısım biraz yorucu çünkü her sabah bavulları toplamak ve akşam yeniden açmak gerekiyor. Bavulu hızlıca toparlıyorum kapının önüne görevlilerin alması için bırakıyorum. Sabah kahvaltısı için aşağıya iniyorum. Kahvaltı fena değil, ama keyif çayı içmek için zaman yok. Çünkü bu sabah eski Mardin’i göreceğiz, akşam biraz gezme imkanı bulduğumuz sokaklarını birde gün ışığında çekme imkanımız olacak. Sokaklarda yürümeye başlıyoruz.Mardin’de en güzel şeylerden biri Abbaralar.  Abbara; sokakları birbirine bağlayan evlerin altından açılmış tünellere deniyor; karanlık, oyuk, geçit anlamına geliyor. Hemen üstünüzde bir evin salonu veya bir odası bulunabiliyor.Evler birbirine Abbaralar sayesinde geçitlerle bağlanıyor. Tünellerden geçerken tarihin içinden geçiyormuş gibi hissediyoruz. Her birinin bir adı var bu adları da genellikle evlerin sahiplerinden alıyorlar. Abbaralar sanki farklı etnik kökenleri olan birçok insanı da birbirine bağlıyor. Bu sokaklarda Süryaniler, Kürtler, Müslümanlar, Araplar, Ermenilerle karşılaşmanız mümkün. Her sokağı ayrı bir hikaye anlatıyor bize, fotoğraf çekerken o evlerden birinde yaşadığımızı hayal ediyoruz. Sokaklar arasında dolaşırken puşi satan dükkanlarla karşılaşıyoruz. Denemeden olmaz tabi ki rengarenk puşileri bağlamaya çalışıp fotoğraf çekiliyorum. Birkaç farklı renkte puşi satın aldıktan sonra dolaşmaya devam ediyoruz. Yollarda sırtlarında çöp dolu sepetlerle bekleyen eşekleri görünce şaşırıyorum ama burada dar sokaklara çöp arabası giremediğinden bu görevi eşekler üstleniyormuş. Eşek diyip geçmeyelim kendileri belediyeye bağlı memur olarak görünüyorlar belli bir aylıkları var ve emekliye bile ayrılabiliyorlar. Eşek hastalanırsa devlet memuru sayıldığından bütün tedavisi karşılanıyor. İnsanlarda olmayan hakları almış gibi gururlu gururlu etrafa bakıyorlar. Birinin yanına yaklaşıp seviyorum, kocaman siyah gözleriyle bana bakıp hiç aldırış etmeden önündeki yemlikten yemini yemeye devam ediyor. Buradan yürüyerek süryani bir ustanın el işçiliğinin inceliklerini gösterdiği Ulucami yi geziyoruz. Özenle işlenmiş minaresi göz kamaştırıcı güzellikte. Uzun uzun seyretmemek elde değil, cami avlusunda rehberimizden anlatımları dinledikten sonra Deyrul Zafaran Manastırına doğru yola çıkıyoruz.

Milattan önce Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılarca kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edilmiş, M.S 5 yy da bazı azizlerin kemiklerinin buraya getirilmesi ile manastıra çevrilmiş. Buranın adı ise Manastır’ınetrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Dey- rulzafaran (Safran Manastırı)adı ile anılmaya başlamış. Burada mezarların olduğun bölüm çok ilginç nedeni ise şu; orada rahiplik ya da rahibelik yapan bir nevi yöneticisi olan kimse öldüğünde buraya gömülüyor. Biz gittiğimizde başrahibe vardı ve bize o öldüğünde gömüleceği mezarı gösterdiler buraya kadar ilginç bir şey yok gibi ama tuhaf olan ise gömüleceği mezarda yüzü doğuya bakar şekilde gömülmesi ve bunun için yeni bir mezar kazılmak yerine eski mezardaki kemiklerin çıkartılarak onun yerine gömülmesi. Hatırladığım kadarıyla 8-10 mezar vardı ve rahibenin gömüleceği mezar en son 500 sene önce açılmış ve oraya gömülen rahibin kemikleri çıkartılarak yerine gömülecek olmasıydı. Tam olarak mezarının neresi olduğunu bilmek başrahibe için garip bir duygu olsa gerek. Manastıra ait akılımda kalan en belirgin hikaye buydu. Onun dışında çok güzel güllerle dolu bahçesi var. Manastırda Güneş tapınağı, Azizler evi, Kubbeli kilise, Meryem ana kilisesi mevcut. Her bir yapı süryani işçiliğinin güzelliğini ortaya koyuyor. Manastır içinde yüksek sesle konuşmak yasak ziyaret yeri olmasının dışında hala aktif olarak kullanılan bir yer. Fazla ses çıkarmamaya çalışarak oranın atmosferine kendinizi kaptırıyorsunuz. Buradan ayrıldıktan sonra Kasımiye Medresesini görmek üzere tura devam ediyoruz.

Kasımiye medresesinin; Artukoğulları döneminde inşaasına başlanıldığı, Akkoyunlular döneminde sultan Kasımtarafından bitirildiği düşünülüyor. Avlunun duvarında ise kırmızı renkte lekeler mevcut. Bu lekeler Sultan Kasım öldürüldüğü sırada kız kardeşinin yerde biriken ” kanını alıp, kanın yerde kalmasın ” diyerek duvara serpmesinden kaynaklandığı düşünülüyormuş öyle ki o lekeleri hangi deterjanla silmeye çalışırsanız çalışın çıkmıyormuş. Uzun yıllar kan mıydı değil miydi diye süregelen tartışmalar son dönemlerde yapılan incelemeler sonunda lekelerin kan değil de bir çeşit kına olduğu konusunu ortaya çıkarmış. Hikayeler benim daha çok ilgimi çekiyor ve hikayeye inanmak istiyorum çünkü gerçekten görüntüsü kınadan çok kana benziyor. Avluyu dolaşırken en çok ortadaki havuz dikkatimi çekiyor. Duvardaki bir delikten çıkan su önce küçük taş bir küvete doluyor oradan ince bir yolla avlunun içindeki havuza akıyor. Burada biriken su ise ince kanallarla Mezopotamya ovasına akıyor. İslami anlayışa göre duvardan çıkan su hayatı, ortadaki havuz ölümü, suyun döküldüğü uçsuz bucaksız ova ise ölümden sonraki sonsuzluğu ifade ediyor. Eğer havuzdaki süre boyunca gideceğiniz yeri düşünürseniz kavuştuğunuz sonsuzluk sizin cennetiniz olacaktır şeklinde yorumlanıyor. Buradan ayrılırken ölümü yaşamı ve hayatı sorgulamadan edemiyor insan… Rotamızı peygamberler şehri Urfa ya çeviriyoruz.

Urfa’da görülecek en önemli yerlerden biri balıklı göl diğeri Harran. Bugünkü turda balıklı göl gezisi var Harran ise yarın gezilecek. Otobüsten indikten sonra bir parkın içinden 5 dakika kadar yürüyoruz. Ve karşımıza balıklı gölçıkıyor içinde belki de binlerce balık var. Balıklı gölün hikayesi herkesçe bilindiğinden yeniden yazmıyorum, oldukça güzel bir atmosfer etrafında genellikle yerli turistler geziyor. Balıklara yem atmaya çalışmak telaşında yüzlerce insan var bundan balıklar da nasibini yeterince almış olmalı ki oldukça iri görünüyorlar. Bunca kalabalık içinde kendimize yer açıp fotoğraf çekilmeye çalışmak oldukça zor tabi ki. Burada serbest zaman veriliyor ve parkın içine doğru keşfe çıkıyoruz. Biraz ileride çarşı var ve burada hediyelik eşya almak mümkün. Balıklı objeler revaçta her yerde balıklı mumluklar küçük sandıklar vs mevcut. Çarşıda dikkatimi çeken bir şey de altın rengi sahte bilezikler, beşi bir yerdeler, kolyeler, küpeler, işlemeler… O kadar çok var ki halkın altın işçiliğine meraklı olduğunu buradan anlayabiliyoruz. Dükkanlarda fiyatlar farklı bir dükkanda 5 tl ye gördüğüm bir obje diğerinde 3 tl olabiliyor bunu fark ettiğimde direk satın almak yerine bir kaç dükkan gezdim çünkü bütün ürünler aynı ama fiyatlar farklı ilginç bir satış politikası. Akşam saatleri yaklaşıyor buradan ayrılıp Bakırcılar çarşısına gidiyoruz, kendimize bakır hediyelik eşyalar aldıktan sonra bir çay molası vermek iyi olur diyoruz. Ayaklarımızın tabanları şişmek üzereyken kendimizi Eşkiya filminde geçen mekan olarak ünlenen Gümrük Han’ a atıyoruz.Küçücük masalarda minicik taburelerde oturmak oldukça zor. Burada genellikle erkekler var birde bizim gibi yerli turistler mevcut. Kafamıza sardığımız puşilerle onlardan biri gibi olmaya çalışıyoruz ama eminim ki dışarıdan oldukça komik görünüyoruz. Bir yorgunluk kahvesi içelim diyoruz ama buraya has bir kahve olan Mırra’yı tercih ediyoruz. Mırra çeşitli damıtma işlemlerinden geçtikten sonra içilebilen yapımı oldukça zor bir kahve, içimi de zor çünkü bana göre sert bir kahve. Bu nedenle olsa gerek çok küçük fincanlarda ve neredeyse bir yudumluk olarak servis ediliyor. Mırra içmenin belli kuralları var örneğin bir toplulukta içiyorsanız kahveyi içtikten sonra fincanı masaya bırakmamanız gerekiyor. Bu karşı tarafa saygısızlık ya da ‘ buranın ağası benim ‘ mesajı veriyormuş. Eğer fincanı masaya bırakırsanız kahveyi ikram eden kişi bekarsa onu evlendirmek zorunda kalıyorsunuz tabi ki bütün masrafları sizin karşılamanız gerekiyor. Bu nedenle ağa değilseniz fincanı size kahveyi ikram eden kişiye geri vermeniz gerekiyor eğer fincanı elle kapatırsanız bu daha fazla istemiyorum anlamına geliyor açık uzatırsanız yenisini istiyorum demek. Bu kuralları daha önce okuduğumdanyapılan numarayı yemiyor fincanı elimde beklettikten sonra gelen kişiye geri veriyorum. Kahve içinde bildiğiniz telve yok, yoğun bir tadı var. Ama denemenizi tavsiye ederim, ilginç bir deneyim olacaktır. Akşam saatleri yaklaştıkça çarşıyı dolaşıp otobüse geri dönüyor ve Otele doğru yola çıkıyoruz. Eğlence henüz yeni başlıyor otelde hazırlandıktan sonra akşama Sıra gecesi var ona katılıyoruz. Sıra gecesinde şarkılar söyleyerek yeri gelip oynayanları izleyerek güzel zaman geçiriyoruz. Bu sırada neredeyse sadece acıdan yapılan bir çiğ köfte ikram ediliyor ama yiyebilene aşkolsun. Çiğ köfte o kadar acı ki çok küçük bir parçasını ağzıma atmamla gözlerimden yaşların dökülmesi bir oluyor. Kesinlikle bir tanesini bile yemek mümkün değil, arkadaşım ikisini birden yemekte ısrarcı, gözlerinden akan yaşlara inat ikincisini de yiyor ama acıdan sanırım şoka giriyor önce yüzü kıpkırmızı oluyor sonra titremeye başlıyor kendisini en son yerde yuvarlanırken görüyoruz ve bütün tur ahalisi ile gülme krizine tutuluyoruz. Bunları yazdığım için umarım bana kızmaz ama olaya gerçekten çok gülüyoruz. Eğlenceli bir gecenin ardından bu kez uyumak üzere otele geri dönüyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın