Gezente.com

Kilis – Antakya

Antakya Muzesi

Turun son sabahında gözlerimizi Gaziantep şehrinde açtıktan sonra yine bavul indirme seremonisi yaşıyoruz. Sabah kahvaltı sonrası son kez bavulları otobüse teslim ediyoruz. Tur boyunca yaşadığımız en büyük sorunlardan biri akşam sabah bavullarla uğraşmaktı. Akşamdan eşyalarınızı toplarsanız sabah zaman darlığında daha çok uyuma imkanı bulabilirsiniz. Bugün ilk uğrak noktamız Kilis’in Yesemek ilçesi. Yesemek taş atölyesinde, taş işçiliği yapılıyormuş. Yaklaşık olarak M.Ö 1250 ile M.Ö 8.yyarasında en az 5-6 yüzyıl süreyle burada üretim yapıldığı düşünülüyormuş. Muhtemelen farklı şehirlerden gelen siparişler üzerine büyük taş blokları kesiliyor istenilen model taslakları oluşturuluyor heykeller yada siparişi verilen şeyler bazen kabataslak hazırlanıp götürüldüğü yerde işçiliği tamamlanıyor bazen de atölyede işleniyor. Atölyeden geriye birçok kabataslak işlenmiş heykel bulunmakta. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda heykeller yeryüzüne çıkartılmıs yeniden konumlandırılmış, çevre düzenlemesi yapılmış, envanteri çıkarılmış ve daha sonra halkın gezip görebileceği açık hava müzesi haline getirilmiş. Açıkhava müzesini gezerken karşı dağlardan Suriye sınırı bizi selamlıyor. Bu noktada sınıra oldukça yaklaşmış bulunuyoruz. Yaşlı bir amca ve kızı yanımıza geliyor ve ellerinde taş atölyelerindeki çalışmaları anlatan kitapçıklardan satıyorlar. Bir tane alıyoruz ileride burayı unutmamak adına. Fotoğraf çekimlerini tamamladıktan sonra otobüse biniyoruz ve Antakya’ ya hareket ediyoruz.

Öncelikle öğle yemeği almak için bir restorana gidiyoruz. Burada bize ayrılmış masalar var. Servis hemen başlıyor ve önümüze birçok seçenek çıkartılıyor. Yöresel yemeklerden tadıyoruz. En sonunda da merakla beklediğimiz peynirli künefe geliyor. Künefe beklediğim kadar güzel çıkıyor sıcak ve içinde uzayan peyniri ile tam damak tadıma göre. İsterseniz buradan künefe alıp evinizde onların tarif ettikleri şekilde yapabiliyorsunuz da. Ama yerinde yemek en güzeli diye düşünüyorum. Yemek molası ardından yola devam ediyoruz.

Antakya’da ilk olarak ziyaret edeceğimiz yerlerden biri Harbiye şelaleleri. Burada Daphneile Apollo’nun hikayesini dinliyoruz. Daphne erkeklerden nefret eden ve yalnız yaşamaya yemin etmiş çok güzel bir genç kızdır. Apollon bir gün onu dolaşırken görür ve aşık olur ama Daphne Apollo’nun aşkına karşılık vermek yerine ondan korkar ve kaçmaya başlar. Apollon peşini bırakmamakta ve arkasından gelmektedir. Genç kız o kadar korkmuştur ki yorulduğunda ağlamaya ve Toprak Ana’ ya yalvarmaya başlar. ” Toprak Ana ne olur beni ört, beni sakla ” der. Bunun üzerine Daphne’nin bedeni kabuklaşmaya başlar kolları ağaç dallarına , güzel kokulu saçları ise ağaç yapraklarına dönüşür. Apollon bunu görünce çok üzülür ama aşkından vazgeçemez. O ağaç defne ağacı olmuştur ve Apollon defne yapraklarından başına taç yapar ve her zaman onu başının üzerinde taşır. Apollon’un bütün heykellerinde başındaki tacı buradan gelir. Oldukça hüzünlü olan platonik aşk hikayesini dinlerken o topraklara bakıp Daphne’nin kaçtığını hayal edebiliyorsunuz.  Şimdilerde bölgede defne yağı, defne sabunu yapılmakta. Ayrıca bölgede ipek işlemeciliği de yapılıyor.

Serbest zaman veriliyor ve öncelikle ipek atölyelerinden birine gidip henüz kozadan çıkmamış hallerini, bembeyaz boş kozaları ve işlenmiş ipliğe dönüşmüş hallerini görüyoruz.Atölyede, usta isteğim üzerine kırmıyor ve nasıl dokunduğunu da gösteriyor. Alışverişi tamamladıktan sonra şelaleleri görmeye gidiyoruz. Serbest olduğumuzdan istediğim gibi dolaşıyorum. Şelalelerin etrafı restoranlarla çevrilmiş ama her yerden su akıyor ve her taraftan su sesi geliyor. Bütün restoranlarda en güzel yer bizimki tarzında yazılar yazıyor. Bir ormanın içinde gibiyiz etrafımız çeşit çeşit ağaçlarla kaplı, genellikle restoranlar mangal yapılan ya da orada sipariş verdiğin bir şeyi pişirip getiren yerler. Biz çay içmek için kendimize manzaralı bir yer aramak maksadıyla dolaşıyoruz aslında hepsi birbirinden güzel. Bu bahaneyle etrafıda turlamış oluyoruz. Kuş cıvıltıları arasında serin bir havada minik şelaleler arasında kendimize bir mekan bulup oturuyoruz bir süre keyif yapıyoruz. O kadar huzurlu bir yer ki ve o kadar yorulmuşuz ki oturduğumda kalkasım gelmiyor. Son olarak hediyelik eşya satan yol üzerindeki tezgahlardan kendime bir şeyler satın alıyorum. O kadar farklı şeyler varki; kolyeler, bileklikler, kilimler, yastıklar, işlemeli örtüler, tahtadan yapılmış mutfak gereçleri aklıma gelmeyen birçok şey satılıyor. Fiyatlarda makul düzeyde, herkes bütçesine göre ufak tefek şeyler satın alabilir. Şelaleleri ardımızda bırakıp Antakya arkeoloji müzesine gidiyoruz. Burada Gaziantep’teki kadar olmasa da mozaikler mevcut. Müzelerde tarihimizin ve birçok ulusun tarihini aynı anda yaşıyoruz. Müze gezisi ardından Hıristiyan tarihinin en eski kiliselerinden biri olan Saint Pierre kilisesini görmeye gidiyoruz. Saint Pierre hz İsa’nın12 havarisinden birinin adı. Dünyanın ilk mağara kilisesi olup, Hıristiyanlığın Katolik, Ortodoks ve Protestan olarak mezheplere ayrılmadan önceki ilk kilisesi olduğu kabul ediliyormuş. Eskiden burada gizlice toplanırmış Hıristiyanlar, hatta Hıristiyan ismi de burada yapılan toplantılarda verilmiş. Kilisenin içinden gizli bir geçit dağa açılıyor ani baskınlarda kaçmak için kullanıldığı düşünülüyormuş. Pencere üzerindeki işlemeler dış duvarlarında taş üzerine yapılan işlemeler oldukça güzel. Kilisenin bir kısmında bir çeşme ve çok küçük bir küvet var burada vaftiz ediliyorlarmış. Doğal bir mağara olduğu düşünülürse oldukça güzel kilise olduğunu söyleyebilirim içerideki ışık çok güzel pencerelerden sızan güneş ışığının yarattığı mistik hava sizi tarihin derinlerine sürüklüyor sanki. Burada çok güzel fotoğraflar çekiyorum. Yeniden otobüslere binip gezinin son duraklarına doğru yol alıyoruz. Şehir merkezinde Anadolu’da yapılan ilk camii olarak bilinen Habibi Neccar Camii yi görmeye gidiyoruz. Buranın ilginç bir özelliği var caminin çok yakınında Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Protestan Kilisesi var. Farklı dinler bir arada, çan sesleri ve ezan sesleri iç içe yıllardır sakince varlıklarını sürdürüyorlar. Camii Roma dönemine ait bir pagan tapınağının üzerine inşa edilmiş ve avlusunda 19 yy ait bir şadırvan bulunuyor, etrafında ise medreseleri var. Caminin avlusunda dolaşıp fotoğraf çekerken yanımıza yaşlı bir amca yaklaşıyor ve gelir gelmez bizi soru yağmuruna tutuyor. Nereden geldiğimizi nereye gittiğimizi soruyor İstanbul lafını duyunca askerliği orda yaptığını söylüyor ve anılarını anlatmaya koyuluyor. Elinde birkaç küçük kağıt parçası tutuyor kağıtları bize de gösteriyor. Farklı dillerde yazılmış yazılarda, kendini tanıtıyor yakınlarda bir evi olduğunu ve isterse müze gibi evini gezdirebileceğini yazmış. Bize de aynı teklifi yapıyor ama ”vakit yok bir başka sefere ” diyerek yanından ayrılıyoruz. Akşam olmak üzere saat yaklaşık 17 civarlarında otobüslere geri dönüyoruz. Burası gezimizin son durağıydı ve rotamızı Adana Şakir paşa havaalanına çeviriyoruz. Yolda Suriye sınırına oldukça yaklaşan bir noktandan geçiyoruz hemen ilerideki dağın arkası Suriye. Birbirinin kültüründen etkilenmiş sırt sırta vermiş iki ülkenin kenarından geçiyor otobüsümüz. Akşam 22.00 de kalkacak uçağımıza doğru yol alırken Sabancı camiyi uzaktan görüyoruz. Akşam oluyor ve havaalanında uçağın kalkışını bekliyoruz. Kalın çerçeveli gözlükleriyle yanımızdan oldukça tanıdık bir ünlü geçiyor. Buradan ismini paylaşmayacağım ama kendisini bol bol kadın programlarında görmek mümkün. Uçağa bindiğimizde ayaklarımın şişmiş olduğunu fark ediyorum hatta o kadar kötü durumdalar ki ertesi gün işe gidemiyorum. Çok yorulmuş olsam da çok keyifli bir yolculuk daha sonra ermek üzere, gezinin ilk başında aklıma gelen şiiri şimdi yazmak istiyorum ve büyük üstadı bir kez daha anmak istiyorum…

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider…

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın