Gezente.com

Diyarbakır – Hasankeyf – Midyat

Midyat

Yine bir Mayıs ayı geldi çattı, yeni bir kültür turu bizim için başlamak üzere. Bu turun diğerlerinden farkı bizleri Türkiye’nin doğusuyla buluşturması. Çok heyecanlı, birazcıkta stresliyim. Tur 5 gün sürecek. Stresli olmamın sebebi yükseklik korkum, yolculuğumuzun uçakla olması diz bağlarımın çözülmesine sebep oluyor. Bu uçakla ilk yolculuğum değil ama yine de avuçlarım terliyor. Sabah oldukça erken kalkıyoruz neyse ki havaalanı evime çok uzak değil bu nedenle turun araçlarına binmeyip kendi imkanlarımızla Atatürk havaalanına varıyoruz. Orada rehberi bulmamız gerekiyor bu konuda da oldukça şanslıyız çünkü rehber geçen yıl Kapadokya turuna katıldığımızdaki rehberimiz. Gelip gelmeyeceğimizi öğrenmek için aradığında, bizi tanıyor ve bizde tanıdık bir rehberle yeni bir tura katılacağımız için rahatız. Rehberle buluşup kafileye ekleniyor ve bavulları teslim ediyoruz. Bagaj tesliminden sonra yeniden güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Kalkış saati gelene kadar gazete okuyarak biraz oyalanıyor ve sonra uçağa biniyoruz. Yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor, sorunsuz geçiyor. O süreyi fotoğraf çekerek, bulutları izleyerek geçiriyoruz. Diyarbakır havaalanına indikten sonra ilk iş bagajları teslim alıyor ve bizi bekleyen aracımıza geçiyoruz.

Araçtaki yerimizi aldıktan sonra Diyarbakır merkezde kahvaltımızı almak için Hasan Paşa2 hanına doğru yola çıkıyoruz.Yol üzerinde surları görüyoruz. Ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmeyen surlar M.S. 349 yılında Roma İmparatoru Konstantinus tarafından genişletilerek bazı kısımları onarılmış. Kalede dört ana kapı (Dağ Kapı, Urfa Kapı, Mardin Kapı ve Yeni Kapı) ve 82 adet burç var. Aracımız bu noktada yavaşlıyor birkaç kare fotoğraf çektikten sonra Hasan Paşa hanına varıyoruz. Han iki katlı, ikinci katı balkonlarla çevrili ve burada birçok kahvaltı veren mekan mevcut. Hanın taş duvarları ortasında bulunan çeşme ve mekanın güzelliği bizi büyülüyor. İçeri girdiğimizde masalarımızı hazırlanmış olarak buluyoruz. Bir kuş sütü eksik derler ya işte o cinsten. Van’ın meşhur otlu peyniri, tulum peyniri, Diyarbakır’a özgü peynirler, reçeller, kızartmalar, bal, tereyağı, domates, salatalık, menemen, sucuklu yumurta, aklıma gelmeyen birçok şey… Bir kahvaltıda başka ne olabilir ki.

Kahvaltının ardından mekanın içinde de fotoğraf çektikten sonra Cahit Sıtkı Tarancı’nın evine doğru yola çıkıyoruz.Hepimizin aklına 35 yaş şiiri geliyor. Şu anda müze olarak kullanılan, ortasında havuzu ve Cahit Sıtkı Tarancı’ ya ait bir heykel bulunduran 4 tarafı çevrili ev oldukça büyük görünüyor. Burada ayrı kapılardan girerek evin bölümlerini geziyoruz. Banyosu, oturma odası, ailesine yazdığı mektuplarında olduğu oda, misafirleri ağırladığı bölüm, içinde o günün koşullarını yansıtan kıyafetleri ile cansız mankenler tarafından yansıtılmış. Evin içini gezdikten sonra avlusunda ağaçların arasında oturup kuş cıvıltılarını ve rehberin anlatımlarını dinliyoruz. Öyle huzurlu bir ortam ki keşke burada yaşasaydım diye içimden geçiriyorum. Büyük üstat ile ayrı zamanlarda aynı ortamda bulunmak içimin tarifsiz bir coşku ile dolmasına neden oluyor. Gözlerimi kapatıp bir süre daha huzuru dinliyorum ve havayı içime çekiyorum.

İstemeyerek mekanı terk ediyor ve Ulucami’ ye doğru yürüyoruz. Ulucami Anadolu’nun bilinen en eski camisi. 639yılında Diyarbakır’ a egemen olan Müslüman Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Martoma Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuş. Zaman içinde birçok kez onarımdan geçmiş ve bugün ki halini almış. Avlusu gerçekten çok büyük etrafındaki süslemeler farklı zamanları ve farklı kültürleri anlatıyor bizlere. İşlemeler çok görkemli ve ince bir işçilikle yapılmış. Cami avlusunda birçok güvercin bizim gürültümüzden ürkmüş olacak ki havalanıyor, bize selam verir gibi üzerimizde bir tur atıp yeniden konuyorlar. Fotoğraf çekmeye başlıyorum detaylar o kadar çok ki hangisini çekeceğimi şaşırıyorum derken rehberimiz bize sesleniyor.

Surlarının en eskisi olan Keçi Burcuna gidiyoruz. Milattan önce, şehrin hakimi olan Huriler tarafından yapılan ve milattan sonra 349 yılında Roma İmparatoru Konstantinos tarafından genişletilerek bazı kısımları onarılan Keçi Burcu’nun, İmparator Justinianus tarafından bugünkü şekline getirildiği tahmin ediliyor. Keçi Burcunun, 3 bin yıl aradan sonra Cumhuriyetin 79. (2002) yılında kuruluş yıldönümü resepsiyonuna ev sahipliği yaparak açılışı gerçekleştirilmiş. Yaklaşık 3000 yıllık burcun merdivenlerinden tırmandıktan sonra etrafı gözlemlemeye başlıyoruz. Panoramik açıdan çekimler yaptıktan sonra aşağıya iniyoruz. Burcun hemen altında dükkanlar yapılmış ve içeride küçük masalar var, yerli yabancı bir çok turist oturuyor. Çok fazla zamanımız olmadığından hızlıca turluyoruz bir kaç kare fotoğraf çekiyorum, içerinin ışıklandırması çok hoş bir süre oturup etrafı izlemeyi gerçekten çok istiyorum ama maalesef rehber gitmemiz gerektiğini söylüyor ve üzülerek buradan ayrılıyoruz.

Buradan Hasankeyf ‘e doğru yola çıkıyoruz. Romalılar İran sınırını denetim altında tutabilmek için buraya bir kale inşa etmişler. Hasankeyf ‘in eski dilde Kaya Kale anlamına gelen Hısnıkeyfa kelimesinden türediği düşünülüyormuş. Tarih boyunca birçok kez kuşatma altında kalmış olan şehir, konumu itibari ile stratejik bir önem taşıyor. Kayaların içine oyulmuş evler çok güzel. Sultan Süleyman camisi en göze çarpan eserlerden biri. Hasankeyf kalesine çıkıyor ve oradan Dicle nehrini ve köprüyü fotoğraflıyoruz. Burası yıllardır gelmek istediğim yerlerden biri, sular altında kalıyor olması çok üzücü çünkü o kadar güzel tarihi eserler var ki bunları yok saymak tarihi katletmek gibi bir şey. Bölgede kayaların içine oyulmuş restoranlardan birinde öğle yemeği yiyoruz. Bazı yerlerde halen kazı çalışmaları devam ediyor tepeye doğru tırmandığımızda ”buraları gezemezsiniz kapalı” diyor bir görevli ve geri dönüp aşağı iniyor, camiyi fotoğraflamaya devam ediyorum ve Dicle’nin serin sularına bakıyorum. Ellerimi suya değdirmek istiyorum ama nehrin kenarına inecek kadar zaman tanımıyorlar maalesef.

Yeniden otobüse biniyor ve Midyat’a doğru yeni bir yolculuğa başlıyoruz. Midyat’ta Sıla dizisinin çekildiği Midyatkonuk evini ilk olarak göreceğiz. Yalnız otobüsten iner inmez bir çocuk ordusu tarafından kuşatılıyoruz ellerindeki incik boncuğu satmak için ya da para istemek için bağrışıyorlar. O hengamede fotoğraf makinemin güneş siperliği yere düşüyor farkında değilim. Biraz ilerledikten sonra fark ediyorum geri dönüp aramaya koyulduğumda ufak bir çocuk onu bulmuş ve ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Kendisine bulduğu için teşekkür edip Midyat Konuk evine giriyoruz. Sıla dizisini hiç izlememiş biri olarak rehberin anlattıklarını anlamıyorum çünkü dizi hakkında konuşuyor. İçeride müthiş bir kalabalık var merdivenlerden çıkmak mümkün değil. Büyük zorlukla gezmeye başlıyoruz, mekan gerçekten çok güzel mutlaka gidilip görülmeli. Çatı katına çıkıp oradan da etrafı fotoğraflıyorum. O esnada turun geri kalanında çok iyi anlaşacağımız iki değerli dost ile tanışıyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyorum çünkü akşam saatlerine yaklaşmak üzereyiz ve güneş hafiften bulutlara kızılımsı renkler vermeye başlıyor.

Serbest zaman veriliyor ve Midyat evlerini fotoğraflamaya devam ediyorum, aynı zamanda telkari – gümüş işçiliği-yapan bir dükkana gidip kendime çok güzel bir kolye süsü ve annem için broş almayı ihmal etmiyorum. Telkari bir gümüş tel işleme sanatı, ince teller haline getirilen gümüş çok çeşitli şekillerde kullanılarak göz alıcı bileklikler, kolyeler, küpeler, broşlara dönüyor. Her gittiğim şehirden mutlaka kendim, ailem ve arkadaşlarım için sembolik hediyeler alıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor.

Midyat turumuzdan sonra akşam yemeği için Mardin’deki otelimize doğru yola çıkıyoruz. Otel Asur, Selçuklu ve Osmanlıdönemlerinde yapılan yapıların sonradan restore edilmesi ile sonradan hizmete açılmış. İnternet sitelerinden gördüğüm için rehbere özellikle Selçuklu konağında kalmak istediğimi belirtiyorum. En güzeli bu konak ve muhteşem taş işçiliği ile süslenmiş inanılmaz güzel aydınlatılmış bir yer. Odaya gidince hem odayı hem de manzarasını çok beğeniyorum. Deniz manzaralı diye tabir ediyorlar çünkü tam karşımız Suriye ve onun önü Mezopotamya ovası alabildiğine uzanıyor. Mezopotamya ovası sabah saatlerinde sis bulutu ile kaplı olurmuş ve uzaktan bakınca denize benzermiş. Akşam yemeği yedikten sonra odanın terasına çıkıyor uzun uzun Suriye’nin ışıklarını izliyor ve hayallere dalıyorum. Ama dışarıdaki ışıklandırma ve akşam Mardin’i fotoğraflama hayali ile dışarı çıkmaya karar veriyor ve kendimizi Mardin sokaklarında buluyoruz. Canlı müzik yapan restoranlardan birine yöneliyoruz önce ama içerisi çok kalabalık biz daha sessiz sakin ve manzara izleyebileceğimiz bir yer arıyoruz. Düz yokuş aşağı iniyoruz Süryani mezhebi yaygın olan kentte bunun izlerini görmek mümkün. Uzaktan Mardin Ulu Camii minaresi görünüyor, belediyeye ait olduğunu düşündüğüm bir çay bahçesine oturup çay içiyoruz. Birkaç fotoğraf çekip dolaşmaya devam ediyoruz. Mardin’i gece izlemek büyük keyif, kesinlikle şunu söyleyebilirim Mardin ziyaret edilmesi gereken yerlerden birisi. Akşam turumuz sona erdiğinde otele geri önüyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın