Gezente.com

Kastamonu – Safranbolu

Safranbolu

Sabah kahvaltıyı yaptıktan sonra otelin kapısında bekleyen tur otobüsüne biniyoruz. Ilgaz dağına doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz toplamda 60 km lik bir yol olduğunu ama bizim 35km kadar gidip otellerin olduğu mevkide ineceğimizi söylüyor. Yolda Ilgaz dağında yetişen ağaçların yöre halkı tarafından mobilyacılıkta kullanıldığından bahsediyor. Bu ağaçların bazıları bu sektör için yetiştiriliyormuş, her ağaç türüne göre mobilya veya doğramacılıkta kullanılıyormuş. Anlatılanları dinlerken karla kaplı zirvesini gördüğümüz Ilgaz dağının güzel manzarasını izliyoruz. Hava güneşli ve açık Mayıs aylarında yolculuk yapmayı seviyorum baharın tüm coşkusunu içimde hissediyorum, yemyeşil çimenler, papatyalar derken nedensiz bir mutluluk kaplıyor her seferinde içimi. Bu nedenle her bahar tatile çıkıyorum işler elverdikçe. Genellikle turlara katılmak yerine şehirleri kendim keşfetmeyi daha çok seviyorum ama turla da dolaşmak zevkli oluyormuş bu gezide bunu anlıyorum. Rehber anlatımlarını dikkatle dinliyorum çünkü detaylar benim için çok önemli neyse ki rehberimizin anlatımları güzel ve detaylı. Tesislere doğru yaklaşıyoruz birkaç apart otel ve büyük otel var açıkçası Uludağ’da ki oteller kadar büyük de değiller. Ilgaz dağının bol oksijenli havası alışkın olmayan bünyelerde baş ağrısı yapabilir. Yinede ciğerlerinize bol oksijenli hava depolamayı unutmayın İstanbul’un karmaşası ve kirliliğinden sonra bu kadar sakin bir ortama adapte olmakta zorlanabilirsiniz. M.Ö. Sanırım 3500’lü yıllarda burası denizmiş ve daha sonra denizin çekilmesi ile burası vahşi hayvan çeşitlerinin de olduğu ormanlık bir alana dönüşmüş, Ormanda en çok karaçam, sarıçam, gürgen, sedir ağacı, meşe ağacı, ceviz ağacı, kestane ağacı görülüyor. Koyurenkteki çam ağaçları karaçam açık renkte olanlar ise sarı çam ağaçları… Ayrıca  burada teleferik var isteyenler teleferiğe binerek bir Ilgaz turu yapabiliyor biz kullanmıyoruz çünkü rehberimiz çok kısa bir mola süre veriyor 15 dakika diyor bu süre içinde ormanda biraz yürüyüş yapıp fotoğraf çekerek yeniden aynı alana dönüyoruz. Ağaçlar gerçekten çok uzun aralarında kendimi çok küçük hissediyorum kuş cıvıltıları, derenin şırıltısı ve orman havası bana gerçekten çok iyi geliyor üzerime bir dinginlik çöküyor bütün dertlerim tasalarım hepsi geride kalmış ve gerçekten çok huzurluyum.

Yeniden otobüslere biniyoruz Kastamonu’ya doğru yola çıkıyoruz. Öğlen yemeği içinrehberimiz önce bizi Nasrullah Meydanında  güzel yemekleri olan bir lokantaya götürüyor. Burada arkadaşımla Karadeniz pidesi yiyoruz, ve bakır kaplarda gelen ayranı içiyoruz. Karadeniz pidesinin tadını gerçekten çok beğeniyorum etinden midir bilmiyorum çok leziz, salatası da güzel. Yemek yiyip enerji topladıktan sonra Şehir merkezinde çarşıya şöyle bir göz atıyoruz. Burada bir hamam, esnaflar odası, el sanatları atölyeleri ve bunun gibi yerler var. Nasrullah Meydanında aynı isimli bir Şadırvan var aynı zamanda. Burası Kadı Nasrullah tarafından yapılmış ama daha sonra hasar gördüğü için bir kaç kez onarılmış Hacı Bedrettin Ağa tarafından şimdiki bina ise sonradan yapılmış. 1953-1955 yıllarında son onarımı yapılan şadırvan ve su yolları günümüze kadar bu şekilde ulaşmış. Öğle saatlerindeyiz ve camiyi de ziyaret etmek istiyoruz, ayakkabılarımızı uygun bir yerde bırakıp girişte örtü aldıktan sonra içeriyi de dolaşıyoruz. Üst katı kadınlara ayrılan cami sade ahşap işlemeleri ile süslenmiş. Buraya kadar gelipte burayı ziyaret etmemek olmaz. Sessizce dolaşıp dışarı çıkıyoruz şadırvanın içinde abdest alınan yerdeki havuzun üzeri kubbeli cam kapak ile kapatılmış ki içine toz düşmesin, etrafta uçan güvercinlerde bunu gerekli kılmış sanırım. Nasrullah köprüsüne doğru giderken neredeyse boyum kadar bir hamam kazanına rastlıyorum Kastamonu Tosya Tekke Hamam Kazanı yazıyor üzerinde. Nasrullah Köprüsünden geçtikten sonra Liva paşa Konağı’na ( Etnoğrafya Müzesi) gidiyoruz. 19yy da 1879-1881 yılları arasında  Mirliva Sadık Paşa tarafından yaptırılmış, 1997 yılından beride kültür bakanlığınca müze olarak kullanılıyormuş. Konak 3 katlı birde bodrum katı var. İçeride ahşaptan yapılmış çift yönlü merdivenlerle üst katlara çıkılıyor. Haremlik ve selamlık bölümleri var. Eve misafir geldiğinde kadınlar ve erkekler binanın farklı bölümlerinde kalıyor. Şuanda  her odada farklı bir el sanatları gösteriliyor halı dokuyan kadınlar, ayakkabı tamirciliği yapan adam, bakır kaplar kahve içen bir kaç kişiyi tasvir eden cansız mankenlerle hazırlanmış bu odalar insanı alıp farklı bir zamana taşıyor. İçeride fotoğraf çekerken oldukça eğleniyoruz her katta ayrı ayrı eski eşyalar ve farklı konseptler var. Gezilip görülmesi gereken bir mekan.

Etnoğrafya Müzesinden çıktıktan sonra Saat kulesine doğru yürüyoruz. Burası uzun birtırmanış gerektiriyor merdivenlerden yukarı çıkarken gerçekten çok yoruluyorum, genellikle yaşlıları ya da rahatsız olanları aşağıda bırakıp öyle yola devam ediyor rehberler bizde öyle yapıyoruz. Saat Kulesi’ni Kastamonu’nun eski valilerinden Abdurrahman Nureddin Paşa 1884-1885 yıllarında yaptırmış. Saatini de Avrupa’ dan getirtmiş. İki katlı bir yapı içinde merdivenle üst kata çıkılıyor saat kulesinin üzerinde bir de çan var. Çan kulesi ile ilgili birde rivayet var oda şöyle aslında saat İstanbul’da Sarayburnu’nda bulunuyormuş ama saat başı değil de yerli yersiz kafasına göre çalmaya başlamış, hatta padişahın gözdesinin çocuğunun düşmesine neden olunca padişah tarafından sürgüne Kastamonu’ ya gönderilmiş. Şimdiki yerine takılan saat hiç takılmadan zamanı doğru gösterip doğru zamanda çalmış. 2002 senesinde restore edilip şimdiki halini aldıktan sonra turların ve ziyaretçilerin akınına uğramış. Hikayesi oldukça enteresan olan kuleyi Kastamonu’ya gidenler ziyaret etmeli. Saat kulesini izlediğimiz manzaradan aynı zamanda Kastamonu kalesi de görülüyor tam karşımızda uzakta olsa kaleyi seyre dalıyoruz. 12 yy. da  taş ve harçtan yapılmış 15 büyük kale ve burçtan oluşmuş,115 m. uzunluğunda, 30-50 m. genişliğinde, dikdörtgen planlı inşaa edilmiş. Kalenin 2005 yılında yapılan restorasyonu ile ziyarete açılması sayesinde ayrı bir gelir kapısı da açılmış. Kaleyi sadece uzakta seyretmek zorundaydık maalesef ki tur programında surlarda dolaşmak olmadığından oraya gidip içini görme imkanımız olmuyor. Buradan ayrılıp bağlar gazozu içmek için Safranbolu’ya gidiyoruz.

Safranbolu Selçuklular döneminde Zalifre adıyla anılmış, beylikler dönemimde Borlu adı kullanılmış daha sonra Osmanlı dönemimde Zafiranborlu adını almış daha sonra ise Safranbolu olmuş. Şehri görebileceğimiz bir tepede duruyoruz ve rehber bize şehrin tanıtımını yapıyor Zafran bitkisinin bu bölgede ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Fatih Sultan Mehmet tarafından yurt dışından getirilmiş bu bitki  kendi ağırlığının yüz bin katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilme özelliğine sahipmiş oldukça ilginç dünyada yetiştiği nadir yerlerden biride Safranbolu’ymuş. Bitki hakkında bilgi alıp gazozumuzu içtikten sonra aşağı iniyoruz. Safranbolu da demirciler çarşısını geziyoruz burada demirden her türlü eşya ve süs eşyası yapılmış. Büyük kılıçlar, dev kalkanlar, savaşçı başlıkları, ev eşyaları birçok eşyayı görmek mümkün. Bir atölyeye girip demiri kızgın ocaklarda nasıl dövdüklerini ve şekil verdiklerini izliyor sonrada çıkıp biraz çarşıda dolaşıp alışveriş yapıyoruz. Alışverişten sonra Cinciler hamamına gidiyoruz ama tadilat var o nedenle hamam kapalı içeriyi gezemiyoruz Safranbolu sokaklarında dolaşıyoruz, ben evlerin bol bol fotoğrafını çekiyor ve alışveriş yapıyoruz.

Rehberin de bize katılması ile birlikte Kaymakamlar konağına gidiyoruz bu konak 3 katlı bir konak haremlik ve selamlık bölümlerivar burada da eve yabancı biri geldiğinde kadın ve erkekler farklı merdiven kullanırlarmış.  Yemek servisi için çok ilginç bir yöntem bulunmuş odaları ayıran bölümde döner dolap kurulmuş kadınlar yemek pişince hazırlayıp kaplara koyar dolabım öbür tarafından koyar dolabı çevirirlermiş bu sayede yabancı erkekler kadınları hiç görmeden yemek servisi yapılabilirmiş. Konak oldukça büyük olduğundan burada bir kaç nesil bir arada yaşayabiliyormuş. Konakta sergilenen eşyalarda ilginç 150 yıllık bir bindallı, kına gecelerinde giyilmiş 100 yıllık kına kıyafetleri, yaşadıkları dönemde kullanılan kap kacaklar yine cansız mankenlerle kurgulanarak sergilenmiş. İçeriye galoş giyerek girebiliyorsunuz temizlik her daim çok önemliymiş. Bize anlatılan bir detayı paylaşmadan geçemeyeceğim; eğer evin içinde aynanın üzerinde veya dolaplarda herhangi bir yerde toz bulursa gelen konuklar ”yazı yazdık aynanızın tozuna yazıklar olsun evinizin kızına” şeklinde bir aynanın üzerine not bırakıp giderlermiş. Böyle bir not almak evin kızı için yeterince utanç kaynağı diye düşünüyorlarmış galiba. Konakta bu anlatımları oranın kendi rehberi yapıyor bizde yerel ağızdan dönemin hikayelerini ve yaşayış tarzını dinliyoruz. En üstte bir de çatı katı var burada oturmak için bir kuzu postu var üzerine oturup pencereden manzarayı seyretmesi çok keyifli. Kaymakamlar konağını da gezdikten sonra artık otele dönmek üzere yola çıkıyoruz ama yol üstünde bir Safranbolu lokumcusuna girip lokumun tarihini anlatan bir slayt gösterisi ve video gösterisi izliyoruz kahve ve lokum ikramlarını kabul ediyoruz isteyenler burada bol  çeşitleri olan muhteşem Safranbolu lokumlarından satın alabiliyor. Lokum seven biri değilim ama Safranbolu lokumu bizim evden eksik olmayan bir tatlı olduğundan çoğu çeşidine babam sayesinde aşinayım, babam kahve, çay, lokum gibi konularda uzman sayılır ailecek keyfimize pek düşkünüzdür. Lokum atölyesinde nasıl yapıldığını gördükten sonra akşam yemeği için otele geri dönüyoruz. Akşam otelin bahçesinde canlı müzik ve eğlence var canlı müzik eşliğinde yemek yedikten sonra eğlence başlıyor ve herkes kendini piste atıyor. Bizde kahvelerimizi alıp otelin bahçesindeki çimlerin üzerine atılmış armut koltuklara yayılıyoruz bir yanda çalan müzik diğer tarafta sohbet derken gecenin geç saatlerine kadar oturuyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın