Gezente.com

Amasra

Çesm-i Cihan

Tatilin son günü otelden eşyalarımızı toplayıp aşağıya iniyoruz, eski bir konak olan otelde kaldığımız 2 gün boyunca Safranbolu kültürünü yaşadık ve şimdi Amasra’ya doğru yol alıyoruz. Amasra’ya daha öncede gitmiş 1 hafta kadar kalmıştım o yüzden şehre aşinalığım var. Yolumuzun üzerinde Kuş kayası anıtı var orada da kısa bir süre mola veriyoruz. Kuş kayası anıtı bilinen en eski yol anıtı olması. Tabelasında şöyle yazıyor: ”MS. 41-54 yılları arasında Roma imparatoru Tiberus Germanicus zamanında doğu eyaletleri inşaat ordusu komutanlığı yaptıktan sonra Kayd-ı hayat şartıyla Pontus valiliğine atanan Gaius Julius Aguilla tarafından yaptırılmış karayolu dinlenme anıtıdır. Anıt kemerli bir niş içine oyma tekniği ile yapılmıştır. Toga giyimli bir insan figürü ve nişin sağ tarafında bir sütun üzerinde ise kartal motifi bulunmaktadır. Kartal askerlerin sınırsız gücünü temsil etmektedir. İki kitabesi bulunan anıt Anadoludaki tek yol anıtıdır.”

Amasra’ya, şehre hakim bir tepeden varıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı aldığındatam da bulunduğumuz tepeye gelip ‘İşte çeş-mi Cihan (Dünyanın gözü) demiş. Manzara kesinlikle çok huzur verici bu noktada durup etrafı seyrederek huzur bulmayacak bir insan yoktur sanırım. Daha öncede geldiğimde bu noktada durup dakikalarca manzarayı izlemiştim. Tepede kahve molası veriyoruz ve buranın meşhur çileğinden tadıyoruz çilek gerçekten lezzetli diğer yerlerde yediğinizden farklı bir tat alacağınız kesin zaten mola verdiğimiz noktada birçok satıcı meyve satıyor. Çileklerimizi yedikten sonra araca biniyoruz.

Otobüs ile şehre doğru iniyoruz  Amasra müzesine gidiyoruz. Buraya Müze kart ile giriliyor. Tur ücretine ek olarak müze kartı ve rehber ücreti de ödemek gerekiyor bunu ödediğiniz zamanda 1 yıllık müze kart sahibi oluyorsunuz müze kart ile Türkiye içinde Kültür bakanlığına bağlı olan tüm müze ve ören yerlerini ücretsiz gezme hakkınız oluyor. Geçici müze kartı veriyorlar bunların asıllarını İstanbul’da birçok müzede bastırabileceğimizi söylüyorlar Topkapı müzesinde bu işi rahatlıkla halledebilirsiniz gelmişken orayı da ziyaret edersiniz. Bu küçük bilgiyi de paylaştıktan sonra müzeden bahsedebilirim. Amasra müzesi ilk olarak 1955 yılında belediyenin küçük bir odasında faaliyetine başlamış 1982 yılında ise şimdiki binasına geçerek  2 Arkeolojik, 2 Etnografik olmak üzere 4 teşhir salonu ile hizmete açılmış. İstanbul’da ki müzelere göre küçük bir yer elbette. İçinde Helenistik, Roma, Bizans Ceneviz, Osmanlı dönemine ait çeşitli mutfak kapları, silahlar, yazım takımları, şamdanlar, mühürler, kantarlar, seramikler ve yüzüklerin yanı sıra Amasra yöresine özgü ağaç çekicilik sanatını tanıtan kaplar, heykeller, heykel başları, kabartmalı mimari parçalar, Kuran-ı Kerimler, gümüş süs eşyaları, keseler, eski duvar saatleri, yatak ve yastıklar sergileniyor. Rehberden müze hakkında bilgi aldıktan sonra dolaşıyoruz fotoğraf çekiyoruz bahçesine çıktığımızda dışarıda da sergilenen bir çok eser olduğunu görüyorum.

Müze gezisinden sonra Balık yemek için sahil kıyısında olan Çeşm-i Cihan isimli  restoranagidiyoruz. Ben deniz ürünlerini seven biri değilim hayatımda yediğim balık toplamı bir elin parmağını geçmez diyebilirim. Önce menüye itiraz ediyorum balıktan başka bir şey yok diye rehber farklı olarak köfte vs yiyebileceğimi ama burada asıl güzel olan yemeğin balık olduğunu ve denemem gerektiğini söylüyor arkadaşımda bunu destekliyor be bizde karışık bir tabak alıyoruz içinde Mezgit, hamsi, vs var ben Mezgit’i çok beğeniyorum tadı tavuk gibi çok hafif ve balık gibi ağır kokusu yok açıkçası bir balığı buşekilde sevebileceğimi tahmin etmezdim.  Ayrıca Amasra’nın meşhur bir salatası var inanılmaz güzel kat kat rokalar marullar havuç domates salatalık ile süslenmiş çok lezzetli bir salata her gidene öneriyorum yediğiniz zaman ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Salatası ve balığı ile Amasra’nın güzel sahil manzarasını izleyerek güzel bir yemek yiyoruz. Yemekten sonra Amasra’nın sahilinde dolaşıyor ve pazarında dolaşıp ahşap süs eşyalarından satın alıyoruz. Sonra sahilde bir kahvehaneye oturup Türk kahvesi söylüyoruz. Burada içtiğim kahvenin tadını, aldığım keyfi hiç bir zaman unutamıyorum sahilde denizin kokusunu içimize çekerek sohbet ederek çok huzurlu bir öğle vakti yaşıyoruz. Deniz kenarına iniyorum kumların üzerinde yürüyor denizebir kaç taş fırlatıyorum. Bir süre dolaşıp alışverişte yaptıktan sonra İstanbul’a dönmek için tur otobüslerine biniyoruz. 3 gün süren çok kısa gibi görünse de çok dinlendiğim inanılmaz keyif aldığım bir tur oluyor ilk kez Tura katılmış olsam da çok güzel zaman geçirdiğim için sonraki yıllarda da aynı geleneği süreceğinden habersiz Batı Karadeniz’in güzel sahilleri boyunca yolculuk edip İstanbul’ a doğru yola çıkıyoruz. Geziyi Fatih Sultan Mehmet’in Peygamberimize yazdığı şiirlerinden birinden biri  ile sonlandırıyorum.

”Senin tenine değmeden gelen yağmuru istemem

meltemi istemem…

Sana yanmayan yıldızı semalarda istemem…

Bülbüller söyleyecekse Seni söylesin..

Senden okumayan bülbül olsa dinlemem..

Özlemim Sen olacaksan yansın yüreğim..

Sılası Sen olmayan gurbeti istemem vatanı istemem..

Senden gayrı bir aşkla kül olursa kalbim Bu kalbi istemem

Sonu Sen çıkmayan yönü istemem yolu istemem…

Kalbini fethedecekse geçerim bin sina’yi birden..

Yoksa neyime bu fethi istemem Mısır’ı istemem Cihan’ı istemem…

Ben Sultan Fatihim önündeyim İstanbul’un, Yakarım bu şehri yüzünde bir tebessüm için…

Ben Senin ümmetinim Sensin benim Efendim, Senden gayrı Senden başka Efendi istemem Sevgili istemem…. ”

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın