Gezente.com

Depart Cafe

Saint Michel çeşmesinin hemen çaprazındaki Depart Cafe‘ye gidiyoruz. Bu cafe turistik bir yer olmasının dışında Atilla İlhan‘ın şiirlerinde adının geçmesi ve sevgilisi Maria Missakian ile burada sık sık buluşmasından ötürü bizim için farklı bir öneme sahip. Biz de eşimle öğle yemeğimizi bu cafede yiyerek biraz Atilla İlhan’ı anmak istiyoruz. Cafenin dışarıdan bir kaç fotoğrafını çekmek istesem de garsonlar hemen müdahale ettiklerinden dışarıdan iyi bir kare çekmeyi başaramıyorum. Biz de geçip içeride bir masaya oturuyoruz.

La Depart Cafe

La Depart Cafe

Menü geldiğinde aslında denemek istediklerimizi hemen seçiyoruz. 6′lı escargots (Salyangoz), 1 Poulet (Tavuk yanında patates kızartmasıyla), 1 Lasagne (Lazanya) 2 cola için 43 euro ödüyoruz.

La Depart Cafe

La Depart Cafe

En çok merak ettiğimiz ve yeriz yemeyiz diye Türkiye’den beri tartışma konusu olan Escargots yani salyangozlar oluyor. Ben yemek konusunda çok seçiciyim severek yediğim çok nadir yemek bulunur balık dahi sevmeyen bir bünyeye sahip olduğumdan salyangoz gibi birşeyi hayatta yemem diye düşüyorum. Salyangoz yeme fikri Paris gezisi araştırmalarım sırasında okuduğum bir çok blogta önerilen bir şey olduğundan bizimde merak etmemiz sonucunda gelişiyor. 6′lı ve 12′li seçenekleri var biz küçük bir porsiyon alıp sadece tadına bakmak istiyoruz. Salyangoz yeme konusunda tecrübemizde olmadığından garsondan bize göstermesini istiyoruz. Kıskaçlı bir kaşık yardımıyla salyangozu kabuğundan tutup kucuk çatalıya da içinden etini çıkartıyoruz.

La Depart Cafe/Escargots

La Depart Cafe/Escargots

Garson bize asıl önemli olanın fesleğenli sosu olduğunu salyangozu yedikten sonra kabuğu kafamıza dikip içindeki sosu içmemizi söylüyor. Biz de dediği gibi yapıyoruz. Yan masamızda oturan yaşlı bir amca da bizi meraklı gözlerle izliyor ve fransızca bir şeyler soruyor. O ingilizce bilmiyor biz fransızca anlamıyoruz ama bir şekilde yemeği beğenip beğenmediğimizi merak ettiğini anlıyoruz. Salyangozu yemeden önce eşimle önce kim deneyecek diye aramızdaki çekişmeyide gülerek seyrediyor. Neticede önce eşime denetiyorum onun yiyebildiğini görünce de kendim deniyorum. Tadı çok farklı bir şey değil biraz et gibi ama çokça çiğnemenizi gerektiriyor. Yağlı bir parçayı yemeye çalışıyormuş gibi bir his veriyor. Üzerine fesleğenli sosu içiyorum bu sos gerçekten enfes bir şey zaten salyangozu yenebilir yapan şey bence bu sosu inanılmaz yakışmış. Şimdi okuyan bir çok kişinin ıyy salyangoz yenir mi diye içinden geçirdiğini duyar gibiyim. Ben de aynı fikirlerdeydim ve gerçekten yemek konusunda çok seçiciyim eğer ben bu salyangozu yediysem bence herkes yer :) 2 tanesi bana yetiyor kalanı eşim yiyor yanımızdaki Fransız amcaya da dönüp çok beğendiğimizi belli ediyoruz.

La Depart Cafe/Poulet

La Depart Cafe/Poulet

Salyangozdan sonra sıra Lazanya ve tavuğa geliyor ben tavuğu çok severim normalde ama bu çok kuru geliyor nedense daha çok ördek tadına benziyor. Kuru pek bir numarası olmayan bir yemek beğenmiyorum. Lazanya ise aşırı yağlı geliyor bana evde kendim çok daha iyisini yaptığımdan onuda çok sevmiyorum ama neticede karnımız acıktığı için yiyoruz.

La Depart Cafe/Lasagne

La Depart Cafe

Yemek yedikten sonra daha önceden telefonuma kaydettiğim Atilla İlhan’ın kendi sesinden Maria Missakian’a yazdığı şiiri dinliyoruz. O cafede yaşadıkları aşkı, buluşmalarını acaba hangi masada otururlardı diye hayal ediyoruz.

Şiiri videodan dinleyebilirsiniz.

Atilla İlhan’ın şiirlerinde geçen bu aşk hikayesini kendi kaleminden okuyalım ;

Atilla İlhan’ın sevgilisi Maria Missakian bir Ermenidir babanesi Türk kökenli olduğundan ailesinde hep Türklere karşı bir sempatisi olmuştur. Paris’te Fransızca dersleri alıp garsonluk yapan Maria Missakian ile Atilla İlhan’ın yolları kesişir ve birbirlerine aşık olurlar. Şiirlerinde adı geçen bu hatunu merak eden bir okuyucu Atilla İlhan’a mektup yazıp Maria Missakian’ın kim olduğunu sorar Atilla İlhan’ın yazdığı cevapta şöyledir:

- Türk müsünüz siz?

Adamakıllı kaptırmış birşeyler yazıyordum, birdenbire bu soru! Paris’te birisini Türk’e benzetmek kimin aklına gelir, olsa olsa o taraflı bir başka gurbetçinin: oysa, yanıbaşımdaki masadan apaydınlık gülümseyen genç kız soruyu Paris varoşlarının o yuvarlak aksanıyla sormuştu. Çık işin içinden çıkabilirsen. Duru güzel bir kızdı bu, hafif çekik lacivert gözleri hülyalı, karanlık saçlarında mıknatıslı mavi çakıntılar, neredeyse saydam beyaz bir ten. adını söyler söylemez, Türk olduğumu bir kerede nasıl kestirebildiği sır olmaktan çıktı:

-Maria Missakian 

Sabahın gamlı saatleri, sinsi bir soğuk boy camlarının ardında gittikçe yoğunlaşıyor. Quartier’deki eski dupont, gerilerde bir masa vietnam’lı, bir masa zazou floresant tüpleri kahvenin içini bir akvaryum gibi donuk beyaz aydınlatmış. Yanılmışlık sıkıntısı, beyhudelik duygusu, kral yalnızlık. Peki, ne ister benden bu “çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk?” hiçbir şey! Eğer rahatsız etmezse Türkiye’den bahsedelim istiyormuş: Anasıgil Bursa’lı imişler, “tehcir” yıllarında gelmişler, o gennevilliers’de doğmuş, iki göz bir evde oturuyorlarmış, durumları kötü. İçimde biraz biraz polis midir nedir korkuları, yine de havamız yerinde, yemeği bir başka ermeninin, toprağı bol olsun, Sofi’nin lokantasında yiyoruz. Sofi patavatsız içtenliği ve anadolu ermenisi Türkçesiyle gelip, acele, “aramızı yapmağa” kalkışmaz mı: kaşla göz arasında Maria’ya ermenice olarak:

-Sen bu çocukla evlen, diyor, korkacak ne var, artık ermenilerle türkler barıştı.

Bunu Maria’nın ansızın kızarmasından seziyor, birkaç ay sonra da o hanım gülümsemesiyle hala utanarak anlatınca, kesinlikle öğreniyorum. Depart kahvesindeyiz, artık Maria St.-Michel bulvarı’ndaki bir tüfekçi mağazasında çalışıyor, öğle paydoslarında beraberiz: sütlü kahve, jambonlu sandviç, olmayacak hayaller. Bir akşamüstü rex sinemasında Maria Montez’in bir filmini seyrediyoruz, profilden ünlü yıldız Maria’ya benzetiyorum, ona baktığımı hissediyor hemen:

- Kaptan, diyor, bana bakıyorsun.
- Evet, diyorum, sana bakıyorum Maria.
- Niye bana bakıyorsun? diyor
- Seni, diyorum, şu perdedekine benzettim de.

Büyük bir içtenlik, deyimlemesi zor bir minnet duygusu ile elini yumuşacık uzatıp elimi tutuyor, ürperiyorum.

Döndükten birkaç ay sonra, o zaman bahçeler sokağı’ndaki evdeyiz. londra’dan bir kart. Çalışmaya oraya gitmiş, yalnız ve mutsuzum diyor, ben de yalnız ve mutsuzum. Çolpan (ilhan), henüz akademi’de öğrenci, “onu çağırsana ağbiy” diyor, çağırıyorum; geliyor, gelecek, geldi diye bir süre avunuyoruz; mektupların görünmez mekiği aramızda anlaşılmaz bir yakınlaşmadır dokuyor; içim bir cam top gibi, gözlerimi kıstım mı, derinliklerimde bir yerimde strasbourg-st-denis’deki kahvenin iç salonu, pazar fransızları, filtreli kahve, yanımda Maria; o akşam, yüksekkaldırım’dan inerken, şiir geliyor adeta zorla yazdırıyor kendini:

“Yüksekkaldırım’da bir akşam
Maria Misakyan’ı düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım…”

Maria gelemedi, istemediğinden veya istemediğimden değil. Akla gelmez sebeplerden: Paris’teki Taşnaksutyun ermeni komitasının elebaşılarından, komitanın organı Hayistan gazetesinin sorumlularından Savarış Misakyan diye biri vardı, uzaktan bilmem nesi olurmuş, gayet karanlık bir adam, Türk düşmanı, işi hem onun yönünden karıştırdı, hem benim yönümden; istemeye istemeye koptuk! yıllarca sonra Mırç (abisinin lakabı) memlekete döneceği sırada gitmiş onu aramış bulmuş, karşılaşır karşılaşmaz:

“-Maria’nın selamı var, dedi. hayırsız bir müzisyenle evli, iki de çocuğu olmuş, biraz fazlaca içiyor. Seni konuşurken gizlice ağladı.”

İşte böyle kardeşim Hilmi, yazının buraya kadarı senin için, hiç değilse ben Maria Misakyan’ı yaşadım. Arasıra resmine bakmak gelir içimden, albümden arar bulurum. Resimlerin bir iyiliği de insanları hep öyle genç saklamaları mı?”

Oldukça hüzünlü bir aşk hikayesi değil mi? Depart Cafe’de eşime bu hikayeyi anlatıp, şiiri dinleyerek eskilere dönüyoruz ve büyük üstadı biz de Depart Cafe’de yad ediyoruz. Eğer yolunuz düşerse siz de Depart Cafe’de oturup Atilla İlhan’ı yad edebilirsiniz. Paris’i aşk olmadan anmak mümkün mü…

Herkese mutlu bir hafta dileklerimle….

Yazıyı paylaşın