Gezente.com

Rahmi Koç Müzesi

Güneşli ve güzel bir Cumartesi günü yine hangi Müze’ye gitsek diye düşünürken kendimi yollarda buluyorum. Yol beni Haliç’in kıyısına götürüyor, deniz kıyısına kurulmuş kocaman bir müzeye Rahmi Koç Müzesi’ne gidiyoruz. Müze’ye daha önce bir kaç kez gitmek istemiş ama türlü sebeplerden ötürü sürekli ertelemek zorunda kalmıştım. Bu konuda büyük hata ettiğimi daha müzenin girişindeki savaş uçağını gördüğümde anladım. Öncelikle müzenin bu kadar devasa bir alana kurulduğunu tahmin bile etmediğimi itiraf etmeliyim. Halbuki sürekli takip ettiğim fotoğraf sitelerinde yada fotoğrafçıların sitelerinde burası ile ilgili bir çok fotoğrafa rastlamıştım, özellikle de Gelin-Damat fotoğraflarına.Neden olduğunu da zaten Müze bahçesine adım attığım anda önümde duran gelin arabasından anladım. Burası sık sık bu tarz çekimlerin yapıldığı İstanbul içindeki mekanlardan biri. Bu arada düğün fotoğraflarınızı burada çektirmek isterseniz size kesilen bilet birden sanki altın fiyatı gibi artıyor 300 tl ödüyor sonrasında trenlerin arasında dolaşıp sanki onlara biniyormuş gibi pozlar vermeye başlıyorsunuz. Bu fiyata 5 kişi dahilmiş, 5 kişiyi aşarsanızda normal müze giriş ücreti ödüyorsunuz. Gelinler arabaya binip fotoğraf çektiremiyor sadece bir araba varmış bu iş için kullanılan bunun dışındakilere müsade edilmiyor. Belki fiyatı gerçekten çok yüksek ama içeride fotoğraf çekilebileceğiniz binlerce obje olması ve müzenin muhteşem atmosferi acınızı hafifletiyor.

Müze yetişkinler için 12.5 tl, öğrenciler için 6 tl. Müzedeki bazı aktivitelere katılmak ise extra ücrete tabi. Örneğin TCG Uluç Ali Reis Denizaltısına binmek yetişkin 7 tl öğrenci 5 tl, çocuklara yönelik keşif küresi yetişkin 3tl, öğrenci 2 tl. Hasköy-Sütlüce Demiryolunda  trenle ufak bir gezi hafta sonları ücretsiz. Fenerbahçe Gemisi ile deniz turu gibi aktivitelere katılmak istiyorsanız bunu girişteki görevliye söylemeniz gerekiyor çünkü bu aktiviteler için önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz biletimizi alırken extra denizaltı turuna katılmak istiyoruz. Bunun için bize randevu saati veriyorlar. Belirtilen saatte orda olmanız gerekiyor, sonrasında kaldığınız yerden Müzeyi gezmeye devam edebiliyorsunuz. Biletimizi aldıktan sonra, hemen yan tarafta bulunan masa üzerinde sergilenen ilginç objeleri incelemeye başlıyoruz. Bu objelerden bazıları İngiliz Polisine ait şapka, Kozmonot Vilademir Lyakhov’un 1979 da uzay yürüyüşünde kullandığı eldiveni, Boğaz köprüsüne ait bağlantı telinden bir parça, uçuş şapkaları… Ayrıca işin güzel yanı bu objelerle istediğiniz şekilde fotoğraf çekilebilirsiniz, bu konuda çok şeker bir görevli bize oldukça güzel açıklamalar yaparak yardımcı oluyor… Müze gezisine tam olarak başlamadan önce mutlaka bilet gişesinden Müze haritası almanızı öneririm. Müze, boyutları itibariyle çok büyük olduğu için gideceğiniz yerleri bu haritada çok rahat görüp buna göre gezinizi yapabilirsiniz. Müze aslında daha önce Tekel’e ait bir binanın büyük bir onarım dan geçmesi ile kurulmuş. Rahmi Koçta bu olayı güzel bir şekilde anlatmış. Ben uzun uzun yazmayacağım yazıyı şuradan okuyabilirsiniz.

Girişten sonra ilk karşımıza çıkan yerlerden biri dalgıçlarınların kullandığı çok eski başlıklar, denizden çıkarılmış çöpler ve şipşirin bir mekan Demlik Kafe. Bu kafede güzel bir çay içerek keyifle gezinize devam edebiliyorsunuz. Daha sonra karşımıza, bilgisayarların nerdeyse atası olacak kadar yaşlı modelleri çıkıyor. 1980 den 1994 e kadar ki süreçte kullanılan, çoğumuzun hatırladığı modeller. Bunların hemen arakasında alkınıza gelen her türlü beyaz eşyanın dış iskeleti cam ile kaplanarak içini ve nasıl çalıştıklarını görmemiz sağlanmış. Bir bulaşık makinesini çalıştırıp içindeki bulaşıkların gerçekte nasıl yıkandıklarını görme imkanınız oluyor. Ben bulaşıkların iyi yıkanıp yıkanmadığını hep merak ettiğimden artık yeterince temiz olduklarını söyleyebilirim. Bu bölümün hemen üstünde çocuklarının oldukça ilgisini çekecek Matematik Dünyası kısmı var. Burada oldukça değişik yöntemlerle bazı oyuncaklar yapılmış. Sonsuzluk aynası, kendi etrafınızda sabun köpüğünden kocaman balonlar, sizi ters gösteren ayna (sağ elinizi kaldırın aynada sol eliniz kalkıyor) yapbozlar, iki tane uçak var. Bu uçaklar hafta sonu bir eğitmen gözetiminde çocukların kokpite oturup nasıl çalıştığını kurcalamaları için oldukça güzel bir fırsat sağlıyor. Bu bölüm Almanya’da benzeri bir örneği olan Mathematikum dan esinlenerek yapılmış. Çocuklara, deneylerle matematiği sevdirmeyi amaçlıyor. Bana göre çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekecek bir bölüm…

Araba ve antika eşyalara meraklı olanlar için bir cennet niteliğini taşıyacak kadar çok araba, motor parçaları, Harley davidson marka motosikletler, ilk bisikletten günümüze kadar olan süreçte ki bisiklet modelleri, çocuklar için oyuncaklar, Dünya’yı iki kez dolaşmış tekneler, denizaltı, vapur, uçak, trenler aklınıza gelebilecek herşey burada… Binlerce malzeme nasıl taşınmış, o eski harap bina aslına uygun nasıl modernize edilerek müze haline gelmiş şaşıyorsunuz. Gerçekten çok büyük bir emek harcanmış olduğu kesin. Müze içinde dolaşırken Rahmi Koç’a karşı önce ufaktan bir kıskançlık, sonra hafif bir çekememezlik, efendim müze saatlerce dolaşmamıza rağmen bitmek bilmeyince ufak bir öfke, sinir aşamalarından geçip kendisinden nefret ettim. Bu nefret aslında büyük bir hayranlığın ve saygının gizlenmiş hali desek sanırım yanlış olmaz. Yani inanamıyorsunuz nasıl bir özveridir, nasıl bir çalışmadır diyorsunuz. Her bir detay bu kadar mı özenle yapılır, dekarasyon bu kadar mı güzel olur şaşıyorsunuz. Dolaşırken sürekli burayı hazırlayanlara bu kadar detayı düşen mesai harcayan insanlara gıpta ettim. Hani bunları yazmasam içimde kalacak çünkü gerçekten hakkını veren bir yer.

Müzenin bir kısmında Osmanlı padişahlarının kullandığı at arabaları sıralanmış ve gerçek boyutlarındaki at mankenleriyle sunulmuş. O bölümde dolaşırken hafiften bir duman gözümüze çarpıyor ve at arabalarının her birinin arasında duman üfleyen bir cihaz olduğunu farkediyoruz. Görevlilere bunun ne işe yaradığını sorduğumuzda ise ortamdaki nem dengesinin sağlandığını söylüyorlar. Müze son teknoloji ürünlerini kendi içinde yakalayarak geçmiş ve geleceği bir arada yaşatıyor.

Bu arada denizaltını gezmek için aldığımız randevu saati yaklaşıyor, bizde daha sonra geri dönmek üzere buradan ayrılıp denizaltına gitmek için dışarı çıkıyoruz. Türk deniz kuvvetlerinde 1971 ile 2000 yılları arasında görev almış bir subay, denizaltı ziyaretimizde bize eşlik ediyor. Bu denizaltı Kıbrıs barış harekatında kullanılmış, 95 metre boyunda, 9 bölmeli, bölme aralarında kaporta denilen kapılar mevcut. Bu kapılar kapatılıp sıkıldığında bölmeler arasındaki irtibat kesilmiş oluyor. İlk girdiğimiz yer baştopçu dairesi, burada iki tane numune torpido var. Biri klasik torpido ayarlanıp atılabiliyor 6 metre boyunda diğeri sese duyarlı pervane gürültüsünü takip eden torpido modeli. Bunlar 6 adet  torpido kovanlarına yerleştirilip atılıyor. Torpidolar barış zamanında üzerindeki başlıklar talim başlıkları ile değiştirilip kullanılıyor daha sonra yeniden regüle edildikten sonra kullanılabilir hale getiriliyor. Savaş zamanlarında ise patlayıcı özelliği olan  harp başlıkları takılıyor.

Denizaltı, su altında akülerle gidiyor 252 adet aküsü bulunuyor, iki adet akü dairesi var. Buradaki anlatım bittikten sonra diğer bölmelere geçiyoruz. Deniz altında Baş ve kıç batarya daireleri var buralarda alt kısımlarda aküler üst kısımlarda ise subayların uyudukları kameraları, büfe ve salonları mevcut. Haberleşme ünitelerini görüyoruz, oturdukları yerleri görüyoruz. Genellikle denizaltında çalışanlar işleri olmadığı zamanlarda fazla oksijen tüketmesinler diye uyumaya gönderiliyorlar. Yattıkları yerler o kadar küçük ki subayların boyu en fazla kaç santim diye soruyoruz, 1.85 boyuna kadar subayların alındığı söyleniyor. O kadar uzun boylu subayların bu küçücük yataklara nasıl sığdıklarını merak ediyorum. Bana göre kesinlikle daha kısa olmalılar zira bize anlatımları yapan kişi de fazla uzun boylu değil. Zaten olması da çok mümkün değil çünkü denizaltında her kısım bir alet edevatla doldurulmuş kafamızın üzerinden borular, kablolar geçiyor çok zor yürüyoruz iki kişi yanyana pek fazla duramıyor çok sıkışık bir yer. Anlatımlar devam ederken denizaltı dalışa hazırlandığında verilen siren sesi çalıştırılıyor. Neredeyse kulaklarımızı sağır edecek bir gürültü kopuyor, sonra kapakların kapalı olup olmadığını gösteren ışıklar kontrol ediliyor ve dalışa hazırız. Neyseki dalmaya falan kalkışmıyoruz, zaten fobilerim derinlerden  çıkıyor ve içeride havasızlıktan da dolayı daralmaya başlıyorum. Bir süre daha anlatımlar eşliğinde dolaşıyoruz sonunda bize sertifakarımız veriliyor ve denizaltından ayrılıyoruz. Denizaltının hemen yanında eski vapurlardan biri var içinde gemi maketleri, büfe, hediyelik eşya ve cafesi buluyor. Deniz havası almak ve birşeyler yemek için üst kata kafesine çıkıyor geminin arka tarafındaki cafesinde birşeyler atıştırıyor ve dinleniyoruz. Buradan denizi, gelip giden diğer gemileri izliyoruz.

Bahçede eski bir uçak sergileniyor içine girip kokpite bakabiliyorsunuz merak edip oraya gidiyoruz. Çok küçük bir uçak sivil havalıkta kullanılmış, 6 koltuğu var sadece. Kokpitte çok küçük, ben bu uçağı kullanmaya korkardım açıkçası. Ayrıca uçağın içinde kalkış anındaki kokpit konuşmalarının bir bant kaydı yayınlanıyor, bu sayede kendinizi uçuşa hazırlanan yardımcı pilot gibi hissediyorsunuz. Uçağı gezdikten sonra yeniden arabaların yanına müzenin içine dönüyor ve kaldığımız yerden gezmeye devam ediyoruz. Bir zeytinyağı fabrikasını geziyoruz, içeri girer girmez makineler çalışmaya başlıyor. Duvardaki bir panoda her makinenin hangi işlemlerden geçerek zeytini işlediği ışıklarla gösyeriliyor, en sonunda zeytin yağı şişelendikten sonra makineler duruyor. Harekete duyarlı dedektörler sayesinde bu tür yerlere girdiğinizde otomatik olarak çalışmaya başlayan makineler sizi şaşırtabiliyor.

Buradan çıkıp gemileri görmeye gidiyoruz, dünyanın çevresinde iki kez tur atmış bir yelkenliyi görüyoruz. Orjinalinden farkı olmayan oyuncakçı, ayakkabıcı gibi  dükkanlara bakıyoruz. Yeniden içeri giriyor ve üst kata çıkıyoruz, burada saltanat kayığından, kanolara kadar gemicilikle ilgili herşeyi bulmak mümkün. Ayrıca müze genelindeki engelli asansörleri, rampalı merdivenleri gibi detalar sayesinde yanınızda tekerli sandalye ile gezebilecek bir engelli varsa çok rahat dolaşabileceğinizi unutmayın. Müze bu konuda gereken hassasiyeti düşünmüş. Girişte bebek arabasından, tekerlekli sandalyeye kadar size gerekebilecek herşey var. Üst katta ayrıca Atatürk’ün kişisel eşyaları ve hastayken kullandığı kanlı bir mendili de var. Gömlekleri, doktoruna hediye edilen gömlek yakaları mevcut. Bu eşyaları gördüğüm zaman çok duygulanıyorum. Özellikle de mendili gördüğüm zaman çok etkileniyorum. Atatürk’ün hastalığı sırasında çektiği acıların küçük bir kısmını bile anlamak insanı etkiliyor.

Yeniden bahçesine çıkıyoruz, dışarıdan trenlere gidiyoruz onları dolaşıyoruz, hatta hafta sonları haliç kıyısında gezdiren bir tren bile var ama malesef biz gittiğimiz sırada çalışmıyor. Eski ingiliz otobüslerinden biri ve yanında bir cafe var, çok yorulduğumuz için orada oturuyoruz. Çocukları ile gelenler için bir atlı karınca da var dilerseniz burada da vakit geçirebiliyorsunuz. Müzenin bu kısmını da tamamladıktan sonra yolun karşısında bulunan başka bir bölümü gezmek için diğer müzeye gidiyoruz. “Kapanış saatine yaklaşıyoruz 20 dakika var” diyorlar. Çok hızlı dolaşıp çıkacağımızı belirtiyoruz ve içeride gerçektende jet hızıyla dolaşıyoruz. Ama o kadar güzel şeyler varki keşke daha fazla zaman kalsa diye söylenmeden edemiyoruz. Müze ziyaretimiz kapılarının kapanması yüzünden bizim ayrılmak zorunda kalışımız ile malesef sonlanıyor. Gerçekten çok yoruluyoruz biraz dinlenmek için müzenin hemen yanında kurulan bir kermese gitmeye karar veriyoruz. Burada ev kadınlarının yaptığı birbirinden lezzetli yemeklerden, tatlılardan tadıp el işlerine bakıyoruz. Yola devam ederken eşim bir tekel bayisinin  yanında kedi yavrusu gördüğünü söylüyor. Kedilere olan düşkünlüğümü bildiğinden hadi, bakalım seversin diyor. Yavrular yaklaşık 1 aylık ve korkudan bir dondurma dolabının altına saklanmışlar. Anneleri ise malesef etrafta yok. Çok korkmuş oldukları belli biraz saklanarak ve ürkek gözlerle bakıyorlar. Büfeye girip “süt varmı” diye soruyoruz. Satıcı anlamsız gözlerle bize bakıyor. Sorumu tekrarlıyorum, “küçük bir kutu süt istiyorum” diyorum. Zoraki bir tavırla yerini gösteriyor, sütü alırken “kedilere süt vereceğim bir plastik kap veya bardak gibi birşeyiniz varmı diyorum” adam yanyan bana bakıyor. Bir bardak verir misiniz diyorum, tezgah altından zorla bir bardak çıkarmaya çalışıyor. “Plastik tabak varsa daha iyi diyorum” adamın bakışları iyice kötüleşiyor. Ben hayatımda bu kadar duygusuz birini görmedim kedi yavruları zaten dükkanın yanında yaşıyor parasını verip onlara süt alacağım ama genede tersleyen bakışlarına maruz kalıyorum. Zorla tabak alıp dışarı çıkıyorum dondurma dolabının altına saklandıkları için dışarı çıkartamasamda tabağa döktüğüm sütü dolabın altına itip iki küçük yavrunun açlıktan süte saldırırak nasılda keyifle içtiklerini izliyorum. O an evdeki kedimde henüz küçük olmasa onları alıp eve götürme isteği oluşuyor içimde ama yapabileceğim çok fazla birşey yok, kedi yavrularını zaten yakalayamıyorum. Onların sütü keyifle içtiklerini seyrettikten sonra büfecinin soğuk bakışlarına karşılık bu yavruların tatlılığı ile içim ısınıyor birazda olsa. Kedilerinin yanından ayrılıp sahil boyunca yürüyerek bir hafta sonu gezimizi de böylece tamamlamış oluyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın