Gezente.com

Kotor

Our Lady Of The Rocks

7:00  Güzel bir günün sabahında, Dubrovnik’te gözlerimi yeni bir güne açıyorum. Etraf yine alabildiğine sessiz,  Adriyatik denizine bir göz kırpıp kahvaltıya inmek için hazırlanıyorum. Hava düne göre daha güzel. Hafif bir kahvaltı ardından bahçeye çıkıp eşimle biraz dolaşıyoruz. Temiz hava aldıktan sonra tur otobüslerine binmek için bekliyoruz. Mostar’a giderken yaşanan karışıklıktan dolayı önlem almışlar ve herkesin adı listelere yazılmış, bu listelere göre otobüslere binmemiz gerektiği söyleniyor. Bu sefer de bahçede herkes kendi otobüsünü bulma telaşına düşüyor. Nihayet otobüsteki yerlerimizi aldıktan sonra yola çıkıyoruz. Bugün Montenegro, (Karadağ) adında 5 yıllık mazisi olan  bir ülkeye gidiyoruz. Bu ülkede Kotor ve Budva şehirlerini gezeceğiz.

8:15 Otobüs biraz yol aldıktan sonra, Cavtat (Savtat) kasabasının yakınlarından geçiyor. Cavcat, bu bölgedeki ilk yerleşim yeri. Dubrovnik halkı 7. yy da önce buraya  yerleşiyor daha sonra buradan çevreye yayılıyor. Bu şehir de, Dubrovnik gibi defalarca yeniden kurulan bir yer. Şehirin ilk kuruluşundan sonra peşini aksilikler bırakmıyor, deprem ve savaşlar nedeniyle 3 kez tamamen yıkılıp yeniden kurulması gerekiyor. En son, 1666 depreminde evlerin %90’ı yıkılıp, halkın da %30’u ölüyor. Tabi ki bir kahraman çıkıp şehri eski haline getiriyor. Yalnız bu kahraman, Raçiç ailesi adında zengin bir aileden geliyor. Bu zengin aile sosyal sorumluluk duygusu olsa gerek, kasabanın yeniden yapılandırılması için gerekli ödeneği sağladıktan sonra şehir onarımdan geçerek şu anki halini alıyor. Defalarca yakılıp yıkılan bu şehirdeki halkın yaşadığı trajediyi düşünmek bile istemiyorum. Cavtat kasabası Adriyatik’in bittiği son yerde. Dubrovnik’ten Cavtat’a otobüs veya bot ile gidebiliyorsunuz. Zaten arası 10 dakika falan ve sürekli otobüs var. 10 numaralı otobüslere binerek kısa sürede ulaşabilirsiniz. Burada evini pansiyona dönüştürmüş ailelerin Pansiyonlarında kalıp Dubrovnik’e göre çok daha ucuz bir tatil yapabilirsiniz. Pansiyon 30 euro’ya kadar bulunabiliyor. Dubrovnik’te 60 euro’dan başlıyor. Yakın olduğu içinde Dubrovnik’i gidip görmeniz mümkün. Yaz aylarında geleceklere tavsiyem Dubrovnik dışında yerlerde kalarak hem daha ucuz bir konaklama hem de daha çok yer görmeniz yönünde olacaktır. Yeniden gelecek olursam bu sefer yaşayamadığım deniz keyfini yaşamak için, sakin ama plajı güzel bir yerde kalırım. Benimle aynı fikirde olan birçok Türk şu an Vize uygulaması da olmadığı için yaz aylarında Dubrovnik’e akın etmiş durumda. Balkanlarda gidilebilecek en güzel tatil rotalarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer tatile çıkmak gibi fikriniz varsa şu an oldukça fazla Tur şirketi neredeyse her gün Dubrovnik ve civarına tur düzenliyor, bütçenize uygun olanı seçmek size kalmış. Yalnız başınıza da gelseniz aşağı yukarı burada aynı fiyatı ödüyorsunuz. Planlama yapmaktan hoşlanmayanlara tura katılmalarını öneriyorum ama ben kendi rotamı çizerim diyorsanız biraz araştırmayla çokta zorlanmadan güzel bir Balkan turu yapabilirsiniz. Bu önerilerden sonra yol boyunca ilerlemeye devam ediyoruz…

9:25 yaklaşık 1,5 saattir yoldayız ve sınır kapısına ulaştık. Otobüslere, polisler binerek yine pasaportlarımıza damga vuruyorlar. Rehber, Karadağ’da insanların çok tembel olduğundan bahsediyor, çok yavaş hareket edip sizi delirtirler diyor. Ne kadar haklı olduğunu ilerleyen saatlerde yemek siparişi verdiğimiz zaman maalesef anlıyoruz. Siparişinizi verdikten sonra garsonlar ortadan yok oluyorlar, çok uzun süre bekliyorsunuz, sorduğunuz zaman “hazırlanıyor” diyorlar. Bu sürede verdiğiniz sipariş pişmeyi bırakın yeniden yetiştirseniz büyür yani o derece. Tabi ki biz bu olay başımıza gelene dek rehberin anlattıklarına kafa sallamakla idare ediyoruz. Anlatılanlar sanki başka bir gezegende yaşanıyormuşçasına uzağız konuya. Yeterince rehberi dinlememenin cezasını ödeyeceğimiz hesapla gün içinde çok rahat anlıyoruz. Bu yüzden özellikle Kotor ve Budva’nın pahalı şehirler olduğunu bilmenizi isterim. Yemeklerinden hediyelik eşyalarına kadar, her şey pahalı. Tabi bu konuya daha sonra devam edeceğiz. Şimdilik etrafı seyretmekle meşgulüz.

Yol devam ederken Herseg  Novi (Yeni Hersek) den geçiyoruz. Osmanlı burayı 1482 de ele geçiriyor.  Burada Kanlı Kule denilen 3 adet direği olan bir kale var. Direklerine suçlu olan ya da başkaldıran kişilerin kafaları kesilip asılıyor ibret olsun diye. Herkesin bildiği birde “Jok meydanı” hikayesi var oda şöyle; Osmanlı Herseg Novi’yi kuşatıp şehre girdiğinde oradakilerin lideri Düello yapmak istiyor. Osmanlı komutanı da “Düello yok” diyor. Yok kelimesi daha sonra şekil değiştirip  “Jok” haline gelerek düello yapılacak meydanın adı “Jok meydanı” olarak kalıyor. Ayrıca buradaki savaş çok kanlı geçtiğinden su kaynakları bile kanla kaplanıyor,  oradaki su kaynağına Karaca denilmesi bu yüzden.

Yaklaşık 1 saat daha gittikten sonra Perast kasabasına ulaşıyoruz. Burası muhteşem bir yer, biri doğal diğeri yapay iki küçük adası bulunuyor. Doğal olan ada St. George adası, üstünde Benedikten manastırı var. Diğer ada ise yapay bir ada buradaki kilisenin adı ise “Our Lady Of The Rocks”.  Yapay adanın ilginç bir hikayesi var, hikaye anlatmadan olur mu hiç. Normalde halk St. George adasındaki kilisede ibadet ediyor, yapay adanın olduğu yer ise kayalıklardan ibaret. Burada balıkçılar kayıklarıyla gelip balık tutuyor. 12. yy’da günlerden bir gün, balıkçılar kayalıklarda balık tutarken denizin içinde Meryem Ana figürlü bir ikon bulunuyor. İkon Benedikten Manastırı’na götürülüyor, fakat  manastırın rahibi ertesi gün balıkçılara getirdikleri ikonun kaybolduğunu söylüyor. Balıkçılar aynı ikonu yine denizin içinde görüyor ve ikonu alarak yeniden manastıra götürüyor. Sonraki gün ikon yine rahibin koyduğu yerden yok oluyor, balıkçılar ikonun denizin içinde aynı yerde olduğunu fark ediyor. Bu durumun sürekli yaşanmasıyla Meryem Ana’nın kendilerine bir işaret vermeye çalıştığını düşünüp kayalıkların olduğu yere bir kilise yapmaya karar veriyorlar. Ama asıl sorun denizin ortasında kayalıklardan başka bir şeyin olmaması. Bu kayalıklar kilise inşa etmek için yeterli değil ve kilisenin inşa edilebilmesi için denizin ortasının doldurulması gerekiyor. Çözüm olarak buraya 3 tane taş yüklü gemi getirip suda batırıyor ve sürekli taş taşınıyor ve bu işlem 200 yıl sürüyor. Sonunda yapay ada inşa ediliyor ve üzerine de Our Lady Of The Rocks kilisesi yapılıyor.

Kilisenin kendilerini koruduğuna inanan balıkçılar başlarına gelen her felaketten kurtulduklarında bunu simgeleyen resim kabartmalı bir plakayı gelip kilise duvarına çakarak bağlılıklarını ifade ediyorlar… Adaya bir tekneye binerek ulaşıyoruz. Kilise içinde anlatımlar devam ederken etrafı dolaşıyoruz.  İçeride birkaç tane oda var, bu odalarda kiliseye hediye olarak zenginlerin ya da fakir halkın getirdikleri eşyalar var. Çeşitli tablolar, vazolar, gemi maketleri, iki adanın da küçük minyatür versiyonları, balıkçı zıpkınları, kapı girişlerine asılmış ilginç maskeler, kilise çanları…  Odaları hızlıca gezip diğer adayı izlemek için dışarı çıkıyoruz. Burada diğer otobüsler de geldiği için rehberimiz fazla kalamayacağımızı söylüyor çünkü kilise çok küçük ve tekne ile diğer gruplarında gelmesi gerekiyor. Bizde etrafı dolaştıktan sonra yeniden tekneye binerek geri dönüyoruz. Otobüslere binip yola devam ediyoruz. Karadağ hakkında rehberimiz bilgi veriyor. Karadağ’ın genelde yöneticileri evlenmez yönetim yeğenlere devredilirmiş. Bu geleneği 1. Nikola bozmuş, hatta 12 çocuğu olduğu söyleniyor. Bunların 9 tanesi kız gerisi erkekmiş. Kızlarını Avrupa’daki krallıklara gönderip onlarla evlendirmiş ve bu sayede kendi yönetimi bitse dahi soyu bir çok krallıkta devam etmiş. Bunun için kendisine Avrupa’nın dedesi deniliyormuş.

Karadağ’da ilk durağımız Kotor şehri oluyor. Kotor dört koyun boğazlarla birbirine bağlandığı bir liman kenti. Yaklaşık 12. yy ile 14. yy arasında inşa edildiği düşünülüyor. Yakınlarında bulunan Hersek Novi ‘ye kadar Osmanlılar gelebilmiş ama Karadağ’ı hiç alamamışlar. 1979 yılında yaşanan depremden sonra büyük hasar gören şehre UNESCO bir el atmış ve restore edilmesini sağlamış. Kotor  Old Town’un giriş kapısının önüne geldiğimizde yerel bir rehber de grubumuza dahil oluyor. Yerel rehberin verdiği bilgileri ise türk rehber bize tercümanlık yaparak aktarıyor. Kapının hemen üzerinde eski Yugoslavya lideri Tito’nun bir sözü yer alıyor : “tude necemo svoje nedamo” “Bizim olanı vermeyiz, başkasının olanı istemeyiz.”  Bu sözden Tito’nun felsefesinin diğer şehirlere saldırmamak, barışçıl bir yönetim sergilemek ama kendilerine yönelik bir tehlike olduğunda ise sonuna kadar direnmek olduğu anlaşılıyor. Bu sözün hemen altında ise 21.11.1944 tarihi yer alıyor. Bu tarihin ne anlama geldiğini bilmiyorum, belki de sözün söylendiği tarihtir.  Old Town’a girmeden önce yerel rehber Kotor hakkında bize bilgi veriyor: “Kotor’da  ilk eczane 1350’de açılmış. O yıllardan beri de Hastanesi, eczanesi olan ve bu konularda kendini geliştirmiş bir şehir. Peki Osmanlı bu şehri alabilmiş mi? Kotor hakkında kimi kaynaklarda Osmanlı şehri hiç ele geçiremedi yazsa da bazı kaynaklarda Osmanlı’nın burada hüküm sürdüğü anlatılıyor.” Ben daha sonradan işin doğrusunu nedir diye araştırayım dedim her kaynakta farklı bilgi verildiğinden sağlıklı bir veriye ulaşamadım. Kotor hakkında güncel bilgilere ulaşmak isterseniz şuradan kendi sayfalarına ulaşabilirsiniz. Bunun dışında şehre araba girmesi yasak zaten o kadar küçük ki yürüyerek çok kısa sürede gezilebiliyor. Arabanızı uygun bir yerde park ederek eski şehre girmenizi öneririm. Biz yerel rehberden bilgi aldıktan sonra etrafa bakarak yürüyoruz.

Kapıdan içeri girdikten hemen sonra Silah meydanı denilen şehrin ana meydanı bizi karşılıyor. Her meydanın farklı isimleri var, her binanın ayrı bir hikayesi var. Silah meydanında eskiden yaptıkları silahları sergiliyorlarmış. Burada cafeler ve bankalar var.  Ama asıl dikkat çeken şey meydanda oldukça heybetli bir saat kulesi var. Saat kulesi, 17. yy da yapılmış ve kulenin bakımını yüzyıllardır aynı aile üstlenmiş. Saatin kendisi ise 19. yy da takılmış. Saat kulesinin hemen altında piramit şeklinde  yapılmış utanç meydanı denilen ufak bir anıt var. Eskiden insanlar suç işlediğinde meydana getirilip buraya bağlanır ve teşhir edilir, gelen geçen halkta yüzlerine tükürürmüş yada suçluya domates atarlarmış. O zamanlarda bu büyük bir utanç kaynağıymış ve suçun cezası için yeterli oluyormuş. Günümüzdeki pişkin insanları düşündüğümüzde bunun bir işe yaramayacağına eminim, zaten bir süre sonra bu bir çözüm olmayınca artık insanları bağlamaktan vazgeçmişler. Silah meydanından çıkıp sokaklarda dolaşıyoruz. Buradaki evler Dubrovnik’teki gibi taştan yapılmış. Güneş almayan taraflarda duvarlar kararmış güneş gören yerleri ise açık renkte.  Kotor şehri, içinde yaşayan zenginler tarafından geliştirilmiş ve popüler olmuş bir şehir. Kotor’da yaşayan eski bir aristokrat Old Town’u güzelleştirmek için ölene kadar 100 adet bina yapacağını söylemiş. Ömrü bu sayıya yetmemiş 68 tane yapabilmiş. Birbirinden güzel, farklı tarzlarda yapılmış olsa da hepsi bir uyum içinde. Geldiğimiz yerde Pima sarayı var. Pima ailesi Kotor’un zengin ailelerinden ve  dönemin ünlü profosörleriyle Avrupa’da çalışmalar yapmışlar. Sarayın dış duvarları orijinal ancak içindekiler restore edildikten sonra konulan eşyalar. Pima sarayının yan tarafında ise bir okul var ve turizm okulu olarak kullanılıyor.

Yürümeye devam ediyor ve Aziz Tryphon’un Katolik kilisesine geliyoruz. 12. yy da yapılmış olan kilisenin içine 1.5 euro karşılığında girip gezebiliyorsunuz. Bu kilise şehrin koruyucu azizi olan Aziz  Tryphon  adına yapılmış. Kilisenin içi renkli tuğlalarla örülü, oldukça farklı bir havaya sahip. İki katlı olan kilisenin üst katına çıktığımda heykeller, tablolar, gümüşten yapılmış haçlar, Hz.  İsa ve Meryem Ana heykelleri görüyorum. Biraz daha ilerleyince iki kulenin arasındaki Teresa çıkıyorum. Terastan Old Town’un manzarasının keyfini çıkarıyor ve diğer kuleye geçiyorum. Bu tarafta ise genellikle pederlerin giydiği cübbeler, çeşitli kıyafetler var bunların cam vitrinlerde sergileniyor olması önemli kişilerin giydiğini düşündürüyor bana. Biraz daha dolaşıp yeniden alt kata iniyorum. Kilisede benden başka kimse yok, girişte bekleyen görevli ara sıra dışarıdan bana bakıyor. Biraz daha fotoğraf çektikten sonra çıkıyorum.

Kilisenin hemen arkasındaki tepeye kurulmuş bir kilise daha gösteriyor rehberimiz. Tepedeki kilisenin 12. yy da yaşanan veba salgını sırasında kullanıldığını, halkın bir süre vebadan kaçmak için buraya sığındığını anlatıyor. Oldukça dik bir yokuş üzerindeki merdivenlerle tırmanabileceğiniz kiliseye gidip gelmek 1.5 saat kadar sürüyor tabi ki nefesiniz o merdivenleri tırmanmaya yeterse. 300 küsür basamaklı bu merdivenlerden  çıkarak isterseniz şehir manzarasını izleyebiliyorsunuz. Kilisede her gün rahip olmuyor sadece yılbaşı gibi özel günlerde ayinler düzenleniyor…  Yola devam ettiğimizde Aziz Nikola kilisesine geliyoruz. Kilise diğerlerine kıyasla daha yeni yapılmış. Burası bir Ortodoks kilisesi, gün geçtikçe ziyaretçi sayısı artıyormuş. Hemen karşısında St. Lukas kilisesi var burası da şehirdeki en eski kilise ünvanını taşıyor. Yan tarafında müzik okulu var yerel rehberimiz kendisinin de bu müzik okulunda okuduğunu söylüyor, onun dışında birde Pima sarayının yanındaki turizm okulunda okumuş. Buradaki tüm okullarda okudum diyor, gülüyoruz. Müzik okulunun yanında hediyelik eşya dükkanı var içeri girip objelere bakıyoruz.  Magnet fiyatları 3 euro’dan başlıyor. Farklı fiyatlara değişik hediyelik eşyalarda almak mümkün. Kotor’un Bosna-Hersek’e göre oldukça pahalı olduğunu söyleyebilirim. Ama çok değişik hediyelik eşyalar göreceksiniz, birkaç dükkan gezmeden almanızı önermiyorum aynı magnet farklı dükkanlarda farklı fiyata satılabiliyor. Zaten oldukça küçük olan Old Town da çok kısıtlı zaman olsa bile her yerini gezmeniz mümkün. Rehberimiz yeniden silah meydanına çıkartıyor bizi ve serbest zaman veriyor. Bizde bu esnada sokaklarda dolaşıyoruz. Evler, yeşil panjurlu ve oldukça otantik. Kotor’un çok sessiz ve sakin bir yer olduğunu söyleyebilirim. Sokakları tertemiz yerde bir tane bile çöpe rastlamadık.

Kiliseleri gezmeye devam ediyoruz karşımıza St Klara Manastırı (Franciscan monasteryçıkıyor. 18 yy da yapılan bu yapı  Francesco Kabjanka isimli bir heykeltıraşın yaptığı lüks bir Barok sunak ile süslenmiş. Manastırın yerinde eskiden St Bartholomew kilisesi ile kadın Benedictine manastırı bulunuyormuş. Manastırın ayrıca çok zengin bir kütüphanesi de bulunuyor içinde yaklaşık olarak 1500 tane basılmış eser mevcut. Manastır oldukça küçük olmasına rağmen Barok tarzı süslemeleri kesinlikle dikkat çekici. Tavanı ahşap tahtalarla süslenmiş ve bir Meryem Ana tasviri asılmış. Duvarların iki tarafında da Meryem Ana tasvirli resimler var ve ufak sütunlarla süslenmiş. Manastırı çok beğeniyorum içeride bulunduğumuz sırada bizden başkası olmadığından rahatça etrafa bakıp fotoğraf çekebiliyorum kimse de gelip karışmıyor. Kotor’da ki diğer kiliselerden farklı bir tarzı var gittiğiniz de kısaca içeri bir göz atmanızı öneriyorum.

Kilise’den çıktıktan sonra Kotor Old Town sokaklarında dolaşmaya devam ediyoruz. Oldukça güzel cafeleri ve restoranları var. İnsanları sıcak kanlı diyebiliriz, genelde girdiğimiz dükkanlarda hep güler yüzle karşılandık. Hediyelik eşya bakarken bir şey dikkatimi çekiyor sürekli eşek magnetleri yada irili ufaklı eşek heykelleri görüyorum. Bu heykelleri yol boyunca Kotor’a gelirken bir çok evin balkonunda da görmüştüm merak edip satıcı kıza soruyorum. Her yerde bu heykellerden var acaba şehrin özel bir simgesi mi, bir anlamı var mı, nedir yani bu eşek heykeli merakı diye. O da manasızca bana bakıyor, eşek ulaşım için kullanılırdı eskiden diyor. Bu yetersiz cevap karşısında bir şey demiyoruz ama eşim o kadarını bizde biliyoruz bizde de var gibisinden bir şeyler söylüyor. Kızda eskiden eşeklere binilirdi falan diye açıklamaya çalışıyor. Türkiye’ye gelse bir çok yerde hala ulaşım aracı olarak kullanıldığını görse şoka girerdi kesin. Bizim hiç eşek görmediğimizi falan sanıyor galiba. Gülüyoruz biraz alışveriş yapıp çıkıyoruz. Bu meseleye çözüm getiremediğimden aklıma takılıyor rehbere sormakta kararlıyım.

Alışveriş yapıp her sokağı gezdikten sonra silah meydanındaki cafelerden birinde kahve içmeye karar veriyoruz. Meydanda çok güzel mekanlar var bunlardan birine oturuyoruz. Birer Tiramisu ve kahve söylüyor ve wireless şifresini soruyoruz. Kız şifreyi kendim gireyim falan diyor ama onuda yanlış girdiğinden bağlanamıyoruz. Vodafon’un internetinde de bir bağlantı yavaşlığı olduğundan telefonun internetini de kullanamıyoruz.  Zaten ne zaman lazım olsa bu internet hiçbir yerde çalışmadı sağ olsun. Yurt dışında bu hattı kullanmanızı önermiyorum. Cafede siparişlerimizi beklerken rehberi görüyoruz masaya davet ediyoruz. O da bize katılıyor, sohbet ederken şu eşek meselesini ona da soruyorum. İlginçtir ki farkında olmadığını ve bilgisi olmadığını söylüyor. Bütün mağazalarda aynı heykelden var ve neredeyse yol boyu her evin balkon yada bahçesinde bir eşek heykeli var ama kimse manasını bilmiyor. Çok ilginç belki de bir manası yoktur gerçektende sadece ulaşım aracı diye heykeli vardır. Ne bileyim ben bu kadar hikayenin içinde illaki o hayvanlarında bir hikayesinin bir kahramanlığının falan olduğunu düşünmüştüm. Dubrovnik’te herkesin rüyasına giren askerler, azizler falan var ya şehri kurtarıyor, burada da bu eşekler bir kahramanlık yapmıştır  diye umuyordum ama hayal dünyamı fazla zorladığımı düşünüp susuyorum.

Bardakta gelen Tiramisuyu yedikten sonra  kalkıyoruz, otobüslere binmek için şehrin kapısından çıkıp ana caddeye doğru deniz kıyısından yürüyoruz. Deniz kenarında küçük bir rıhtım var ve bir çok kayık ve tekne buraya bağlanmış. Teknelerin denize yansıyan görüntülerinin fotoğraflarını çekiyorum. Rehberimiz aracın ışıkların orada indiğimiz yerde bizi beklediğini hızlı yürümemiz gerektiğini söylediğinden manzaranın yeterince keyfini çıkaramıyorum ama bu kadarı bile bana yetiyor. Yoldan karşıya geçerken araçlar bize oldukça saygılı davranıp bu aceleci kalabalığın yoldan geçmesini bekliyor. Tur ahalisi otobüslere bindikten sonra yeniden yollara düşüyoruz. Yeni rotamız Budva şehri, Budva’da görüşmek üzere..

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın