Gezente.com

Vatikan

Piazza san Pietro

Bugün İtalya’da ki son gezi günümüz ve biz Vatikan’ı gezeceğiz. Yarın öğlen uçakla geri dönüyoruz. Otelde son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Vatikan’da ki kuyrukların çok uzun olduğunu okuduğumdan daha fazla oyalanmadan çıkalım diyoruz. Vatikan da kıyafet konusunda denetimin sıkı olduğunu duymuştum bu nedenle kot – t shirt giyiyoruz. Termini istasyonuna gidip artık alışkın olduğumuz metro hattına iniyoruz jetonlarımızı alıp metroya atlıyoruz bizim gibi o anda Vatikan’a giden güruh ile birlikte metrodan sürü halinde iniyoruz bu sırada kaybolmanız mümkün değil çünkü herkes birbirini ittirerek aynı yöne gidiyor nerdeyse adım atmasanız bile sizi kaldırıp sürükleyecek gibi ısrarcı şekilde itiş kakışla yürüyorlar.

Tarihinden bahsetmek gerekirse; Vatikan Tiber nehrinin batı kıyısında 1929 dan beri müstakil bir devlet olarak varlığını sürdürüyor.  Yaklaşık 1000 vatandaşı var, bunların büyük bir çoğunluğunu din adamları ve tabi ki muhafız birliği oluşturuyor. Vatikan’ın kendisine ait bir radyo istasyonu, günlük gazetesi, posta hizmetleri ve rengarenk kıyafetleriyle muhafız birliği var. Michalengelo tarafından tasarlanan kıyafetleri giyen bu birlik Vatikan’ın en renkli simalarını oluşturuyor bana göre.

St. Peter adlı azizin Vatikan’ın içinde gömülü olduğuna inanılıyor ve buraya yapılan dev bazilikaya da bu yüzden onun adı verilmiş “St. Peter Bazilikası”. Vatikan Katolik kilisesinin başı olduğundan Papanın sözleri burda kanun sayılıyor… Dünyanın en geniş sanat koleksiyonu sanırım Vatikan’da bulunuyor. Sanat eserlerinin çoğu arkeolog papaz veya din görevlisi tarafından keşfedilmiş, kiliselerin bağışladığı tarihi eserler ve buna benzer yerlerden gelen eserlerle içerisinde çok geniş bir koleksiyonu barındırıyor.

10:30; Metro çıkışında biraz yürüyoruz ama Vatikan’a yaklaştıkça heyecan artıyor sonunda Piazza san Pietro’ya geldiğimizde inanılmaz bir kuyruk olduğunu görüyorum. Öyle ki kuyruğun sonunu görmüyoruz. Bu meydan Bernini’nin en ünlü eserlerinden biri. Bina yüzlerce sütundan oluşuyor bir nevi kollarıyla Katolik dünyasını sarmalıyor. Ortada San Pietro bazilikası var. Meydanın tam merkezinde bir dikilitaş var M.S. 36 da getirilmiş iki tarafında çeşme var. Sağdaki çeşme Carlo Maderno’nun soldaki ise Bernini’nin eseri. İki çeşme ile dikilitaşın arasında elipsin odak noktalarını işaretleyerek yerleştirilen yuvarlak (elips) bir taş var. Bu elipsten çıkan dört sıra sütun da meydanı hizalıyor ve bu şekilde bütün sütunlar sanki bir taneymiş gibi mükemmel bir hizada duruyorlar.

Bir tarafta postanesi olduğunu görüyorum diğer tarafı da müze sanırım ama müzeye giriş buradan değil bu meydanın dışında yan yoldan gidip okları takip edince ulaştığınız bir girişi var. Bazilikaya girmeden önce de sıkı bir güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Hava sıcak ve ben bu kuyrukta beklemek istemiyorum. Meydanda fotoğraf çekerken çok ta farkında olmadan ön tarafa yaklaştığımızı fark edince normalde asla yapmayacağım ve yapana karşı çıkacağım bir hareket yapıyor ve hadi kaynayalım araya diyorum.  Bu sayede kuyrukta bir turist kafilesine takılıyoruz ve onlarla içeri giriyoruz. Size şunu da önerebilirim eğer buradaki kuyruk çok uzunsa meydandan çıkıp yan sokaktan devam edip müzeyi Sistine şapelini gezmeniz çünkü Sistine Şapelinin çıkışı sizi San Pietro Bazilikasının yanına çıkartır oradan da içeri girebilirsiniz. Bu şekilde kuyruk beklemekten telef olmaz zamanınızı iyi kullanırsınız. Biz öncelikle Kuleye tırmanmaya karar veriyoruz burada iki seçeneğiniz var isterseniz kişi başı 7 euro ödeyerek asansör+merdiven bileti (bunu öneriyorum) ya da isterseniz sadece merdivenle çıkmak için 5 euro ödeyerek tüm o merdivenleri bacaklarınız sağlamsa tırmanıyorsunuz. Sportif biriyim ben o merdivenleri üçer beşer tırmanırım ne olacak ki diye düşünüp kendinizi heba etmeye kalkmayın zira bu performansınızı asansör sonrası merdivenlerde göstermenizi öneririm. Asansörde bir görevli var kat düğmesine o basıyor ve 4. Katta iniyoruz sonrasında ben güle oynaya merdivenleri çıkıyorum çıkıyorum çıkıyorum çıkıyorum çıkıyorum ve çıkmaya devam ediyorum bir an bu dönemeç içinde sonsuza dek tırmanacakmışım gibi geliyor. Yanlış  hatırlamıyorsam 320 basamaklı yorucu bir tırmanış sonunda kubbeye çıkıyorsunuz. Ama sık sık durup dinlenerek o tek kişilik daracık yerde ilerlerken ter içinde kalarak. Yani sırf merdiveni kullanmak akıl işi değil bunu deneyen turistleri biz yukarı çıktıktan yaklaşık yarım saat sonra dilleri dışarıda söylenerek ve sürünerek merdivenleri tamamladıklarını görünce iyi ki asansöre binmişiz diyoruz. Kubbeye tek sıra halinde ilerleyerek çıkarken dar alanda kapalı kalma fobisi olan bir kadının aşağıya inmeye çalışması bir anda kaos yaratıyor zaten tek kişi çıkılıyor birde ona yer vermek gerekecek. Sonunda merdiven kabusu bitiyor, manzaraya bakmadan bir köşede soluklanıyoruz. Yukarısı da çok kalabalık onca insan arasında o daracık daire şeklinde balkondan bakmaya çalışmak ve düzgün bir açı ile fotoğraf çekmeye çalışmak çok zor ama izlediğiniz manzara size her şeyi unutturuyor.

Balkondan Vatikan bahçelerini de görebiliyorsunuz bildiğim kadarıyla ayrı bir bilet alıp günde 1 kere olan gezi araçlarıyla bahçelerinde gezebiliyorsunuz. Bahçeleri gördüğüm kadarıyla çok düzenli ve bakımlı tam bir disiplin içinde her şey, o yüzden bu kadar güzel görünüyor. Vatikan’ı  tam anlamıyla 1 günde bitirmek mümkün değil maalesef. Bahçeleri, müzeleri, Sistine şapeli derken bana göre 2 gün lazım tam anlamıyla her yeri görmek için. Biz 1 günde sadece Sistine şapelini, Raphael odalarını ve Sistine şapeline giden taraftaki yerleri gezebildik birde tam tersi istikamette önemli heykellerin olduğu bölüm var o tarafa gidemedik hele ki müzelerini hiç göremedik dünyanın hazine mirası burada yatıyor resmen. Yeniden Roma’ya gelirsem Vatikan’ı bir daha ziyaret edip kalan yerlerini de görmek istiyorum. Şimdilik kubbenin etrafında dolaşarak hem o yükseklikten Roma’yı izleme  hem de bazilikanın içini de yukarıdan görme imkanı buluyoruz. Daha sonra yeniden merdivenlerden aşağı iniyoruz.

St. Pietro Bazilikasının içine giriyoruz sağ tarafta Michelangelo’nun 24 yaşındayken yaptığı Pieta isimli genç ve güzel Meryem ve kucağında yakışıklı genç İsa heykelini görüyoruz. Heykeli tamamladığında o kadar başarılı bulunmuş ki heykeli bu kadar genç birinin yapacağına inanmamışlar ve Michelangelo ilk ve son kez bir heykeline kendi adını yazarak imzasını Meryem’in kuşağı üzerine yazarak atmış. Kendini bilmez biri tarafından heykel saldırıya uğramış yakın bir tarihte ve bunun sonucunda da heykel kurşun geçirmez cam bir bölmenin arkasında korumaya alınmış. Biraz ilerleyince tam üzerimizde Vatikan’ın kubbesinin durduğunu görüyoruz. Kilisenin kubbesi tamda St Peter’in (Pietro) mezarının bulunduğu yerin üzerine yapıldığı söyleniyor. 41.5 metre çapıyla Roma’nın en büyük kubbesi olup,  4 adet sütunla desteklenmiş ve bazilikanın kutsal emanetlerini tasvir eden rölyeflerle süslü. Bunlar arasında St Veronica’nın  İsa’nın yüzünü sildiği mendili, St. Longinus’un İsaya sapladığı mızrağı ve gerçek haçtan bir parçada bulunuyor. Orta kısmın sağında St. Peters’in bronzdan bir heykeli var buradan gecen hacılar, papazlar sürekli ayağına dokunduklarından heykelin sağ ayağı cilalı gibi parlıyor. İçeriye girdiğiniz zaman zaten büyüklüğü ile sonsuzmuş gibi sizi içine hapsediyor bu ortam. Kendimi çok küçük hissettim, koca uzay boşluğundaki halimiz gibi oldukça önemsiz görünüyoruz yapı karşısında. İçerde dolaşırken önüme çıkan bir Bernini eseri daha… Bernini’nin 26 metre uzunluğundaki sayvanında 1633’te Panteonun çatısından alınan 927 ton metalden elde edilen bronz kullanılmış. Modern gözlere göre bu çılgınca sarmallı sütunları Constantine bazilikasındakilerin kopyası olan grotesk bir eserdir Bernini’nin çılgın yontuculuğu kendini apsisin süslemelerinde de gösteriyor. Çoğu insan burada yere diz çöküp dua ediyor. Baş döndürücü güzellikteki resimler heykeller aklımı başımdan alıyor resmen sarhoş gibi oluyorum beynim uyuşuyor yukarılara bakmaktan. Anlatmakla bitirebileceğimi sanmıyorum ve gördüklerimin eminim sadece onda birini hatırlıyorum. Görsel bir fırtına gibi her şey gözümün önünden geçip gidiyor ve ben yüzlerce insan arasında kaybolup bu ruhani duyguya kendimi bırakıyorum. Bana göre insan her yerde dua edebilmeli, herkesin inancı birbirinden farklı hepimizin kafasında çeşitli duygular var ama sonuçta hepimiz bir şeye inanıyoruz. Burada bunu fark ediyorum aslında din savaşları katledilmeler insanları ırklara cinsiyete renge göre ayırmak ne kadar yanlış hepimiz özünde bir şeye inanmaya ve tutunmaya çalışan bireyleriz hepimiz farklılaştırılmaya çalışılan aynı şeyiz. Vatikan bu düşüncenin tam olarak kafamda şekillenmesinde bana yardımcı oluyor. Dışarı çıkıp kendimizi dünyanın çılgınlığına kaptırdığımızda kendimizden ne çok uzaklaşıyoruz. Oysa ki bunun gibi mabetlerde herkes tek bir ruha ve parasının pulunun önemsiz olduğu bir hale dönüşüyor. Ne çok saçma şey var diye düşünüyorum insanları birbirinden ayırmaya çalışmak için ve eminim benim gibi birçok insan bu düşüncelere dalmıştır bu tür mekanlarda bir cami içinde bir kilisede ya da bir tapınakta herkes aynı ruhani duyguya kaptırıyor kendini herkes kendine göre farklı bir huzur buluyor. Değişik bir deneyim burada olmak ama gene de inancımdan mıdır bilmiyorum sanki camiler çok daha huzurlu yerlermiş gibi hissettiriyor bana. Sanırım buradaki yüzlerce Katolik’te aynı düşünceyi kendi kiliseleri için düşünüyordur. Bu kadar kafa karışıklığımı burada anlatıp mekandan uzaklaşmadan konuya dönmek en iyisi sanırım…

Vatikan müzelerine doğru gitmeye karar veriyoruz. Bunun için dışarı çıkmamız gerek ve Vatikan’a geldiğimiz yola doğru yürüyerek tabelaları takip ediyoruz. Müzelerin  farklı bir yerden girişi var, güvenlik kontrollerinden sonra içeri Vatikan müzelerine giriyoruz. Girişten sonra bizi iki taraflı tabelalar karşılıyor bir taraf Sistine şapeline gidiyor diğer taraf ise heykellerin olduğu kısma gidiyor. Önce bahçesine çıkıyoruz, bahçesinde adını bilmediğim büyük bir küre var altın bir topa benziyor. Elimdeki kitaba bakıyorum hakkında bir şey yazmıyor. Biz gezmeye Sistine şapeli oklarını takip ederek başlıyoruz. Duvarlarda Vatikan’da kullanılan papaların halıları asılı ama devasa büyüklükteler ve üzerlerindeki işlemeler tablo gibi. Tavanlar altın varaklı ve yüzyılına göre ayrılmış her bölümde farklı tablolar heykeller var. Duvardaki tablolara bakarken nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz tavanda duvarda her yerde bir şey var ama çok büyüleyici. Kendimi zaman makinesine girmiş o yüzyıldan diğerine gider gibi hissediyorum. Vatikan müzeleri ile ilgili çok şey anlatmak istiyorum ama o kadar çok tarih bilgisi verdim ki daha da sıkıcı olmak istemiyorum. Gidilip görülesi bir yer, bu kadar tabloyu ve tarihi eseri bir arada galiba Paris dışında bir yerde göremeyeceğim diye düşünüyorum.

Rafeal odalarına geliyoruz ki ağzımızı beş karış açık bırakıyor kendi ömrü yetmediği yerleri öğrencileri tarafından tamamlanan eserler öyle böyle değil o detaylar o incelik nefes kesici diyebilirim. Detay manyağı oldum burada dolaşırken eserler çok güzeller. 1520’lerde yapılmış Papa II. Julius’un özel dairelerinden oluşan bu kısım, Rönesans’ın en önemli eserlerinden kabul ediliyor. İlk oda olan Satanza di Eliodoro Raphelelin öğrencileri tarafından o öldükten 5 yıl sonra yapılmış. Bu oda en çok 1260’larda kuzey Lazio’da meydana gelen bir mucizeyi tasvir eden Mass of Bolsena ile tanınıyor. Karşıdaki pencerede ise Delivarence of St. Peter bulunuyor.  Raphael’in odalarından çıkıp en nihayetinde Sistine şapeline geliyoruz. Kötü haber içeride fotoğraf çekmek ve kayda almak yasak ayrıca sizi sürekli uyaran bir kaç görevli var. Bu kısım Papanın resmi olarak kendisine ayrılmış bölümü olup her yeni ruhani lider seçiminde kullanılıyor. Şapelin duvarlarında birçok farklı ve önemli ressamın eserlerinin olmasına karşın Michelangelo’nun 1508 de Papanın emri ile yapımına başlayıp yalnız başına 4 yılda tamamladığı ”Işığın yaradılışı” ve ”Nuh’un şarhoşluğu” dünyaca en çok tanınan eserlerden. İçeride bir şekilde fotoğraf çekmem lazım ne olursa olsun burayı fotoğraflamalıyım diye düşünüyorum. Şapelin sonunda duvarın dibinde oturmak için tahta sıralar var yorgunluktan orada oturuyorum aynı zamanda rahatça tavanı seyrediyorum. Bu sırada flashı açmadan ve neyi çektiğime bakmadan tavanı Tanrı’nın Adem’e hayat ışığını verdiği o meşhur ellerin birbirine dokunma sahnesini çekmeye çalışıyorum. Ne derece başarılı olduğumu bilmiyorum çünkü fotoğraf makinem sağolsun bir fotoğrafı netlerken ve çekerken baya ses çıkartıyor profosyonel makinenin bana tek eziyeti o an oluyor “ah Nikon d90’ım neredeyse bir görevliye yakalanmak üzereyiz sessizce işini yap” diyemiyorum. Ortamda gizli ve heyecanlı kamera kaydı ve foto çekimi işimi tamamladıktan sonra eşimle bu eserler hakkında ve Dan Brown’un romanına nasıl konu olduğu hakkında konuşuyoruz. Vatikan deyince aklıma ilk gelen yerin burası olması yüzünden burada biraz daha kalmak istiyorum doya doya duvarlara, tavana bakıp iyice içime sindirdikten sonra çıkmaya karar veriyoruz ve bana göre tatilin en büyük planlama hatasını yapıyorum. İki tane çıkış var herkesin gittiği yöne doğru yöneliyorum ama orada ne olduğunu bilmediğim için o tarafa giderken görevliye bu koridorda ne var diye soruyorum bir süre manasızca bana bakıp kilise var diyor kafam karışıyor kilise den neyi kastettiğini anlamıyorum kalabalık itiş kakış ilerlediğinden bir şekilde onlarla kendimi bu güruha katılmış buluyorum. Hatayı şurada yapıyoruz  burası Vatikan’ın Bazilikaya çıkan çıkış kapısıymış asıl amacımız Sistine şapelini gördükten sonra gidemediğimiz müzenin diğer tarafına gidip mumyaları, heykelleri falan görmekti. İçimde büyük bir uhde kalacak olan bu durum, saatin geç olmaya başlaması ve eşimin sürekli Castel Sant Angelo’ ya gidelim akşam oluyor baskıları nedeniyle dayanamayıp buradan ayrılmaya karar veriyoruz .

Öncelikle karnımız çok aç ve yorgunuz sabahın 10:00’undan beri ayaktayız akşam 17:30 oldu ve dinlemeden bir yer daha görecek halimiz yok. Vatikan’a giden cadde üzerinde restoran arıyoruz. Kendimize Türkçe menüsü olan bir yer buluyoruz. Burada servis ücreti alınıyormuş menü istiyoruz sipariş vermek için ama gelen giden yok bir süre daha bekliyoruz yine gelen yok sinirlenip kalkıyoruz başka bir yere giriyoruz “malesef yemek akşam 19:30 dan sonra başlıyor isterseniz bara gidin aperatif bir şeyler alın” diyor garson teşekkür edip çıkıyoruz. Yol üstünde gördüğümüz Universal Bar isimli bir yere oturuyoruz somurtkan garsondan menü istiyorum adam beni dövecek gibi bakıyor yemek yiyeceğimizi söylediğimizde yemek saati değil bakın saate daha çok var diyor. Pizza var mı diyorum gene bin bir suratla var diyor ya sanki kavgalıyız adam bir güler yüz göster bu ne diye söyleniyorum. Bir makarna istiyorum Penne arabiata makarna geldiğinde bir bakıyorum bizim domates soslu klasik boru makarnalardan yahu gülüyoruz bunu evde yapıyorum ben zaten neyse adam başka yemek yok falan diyince birde Pizza söylüyoruz oda geliyor kola falan alıyoruz yanında aceleyle yiyoruz. Kola kutusu ilginç enerji içeceği gibi ince ve uzun hoş bir görünümü var.

Yemek yedikten sonra kalkıp Melek kalesine doğru ilerliyoruz meğerse şanlı günümüzdeymişiz kapıda bilmem ne gününden dolayı giriş ücretsiz yazıyor. Sadece o güne has bir durummuş görevli sıfır bedelli biletlerimizi kesip bize veriyor. Kale hakkında ufak birkaç bilgi vereyim; Castel Sant Angelo Hadrian tarafından kendi mozolesi olarak tasarlanmış aile bireylerinin mezarlarının da burada olması düşünülüp  inşa edilmiş. 6 yy da büyük bir veba salgını başlamış bütün halk vebadan ölüyormuş kayıplar korkunç boyutlara ulaşmış. Efsaneye göre Papa büyük Gregory, başmelek Mikail’i kılıcını kınına sokarken mozolenin üzerinde görmüş ve o yıllardaki veba salgını böylelikle sona ermiş. İçeride kaleye de adını veren Mikail’in Michelangelo tarafından yapılan iki tane melek heykeli bulunuyor. Papalık yetkilileri burayı bir kaleye dönüştürmüşler ve kuşatma ya da işgal zamanlarında bir sığınak olan Vatikan’la birleştirmek için bir geçit inşa etmişler. İçeride spiral biçimli bir yokuşla mozalenin merkezine gidiliyor. Arada bir tahta asma köprü var bunu geçerek ana mekana çıkıyoruz. Burada papalık sakinlerine yakışır biçimde küçük bir saray inşa etmişler, Papa 3. Paul aralarında çok güzel Paoline odalarının bulunduğu bazı yenileme çalışmaları yaptırmış…

Yukarıda bir teras var burada   bir barda var. Çok yorgun olduğumuz için biraz burada oturuyoruz ama akşam kapanma saatleri yaklaştığından toparlanıyorlar bu terastan Roma’yı izlemek çok güzel tam karşımızda Vatikan manzarası büyüleyici görünüyor. Bir dönem burayı hapishane olarak da kullanmışlar. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da sürgün geçirdiği yıllarda bir süre burada kalmış. 58 odası var… Castel Sant Angelo Nisan – Eylül ayları arasında 9:00 – 19:00 saatleri arasında , Ekim – Mart ayları arasında ise 09:00 – 14:00 saatleri arasında açıkmış. Kale kapanıp görevliler bizi kovalayana kadar fotoğraf çekip manzaraya bakıyoruz. Güneşin batışına denk geldiğimiz için gördüğüm en güzel gün batımlarından birini izliyorum. Güneş tamda Vatikan’ın kulesinin üzerinden batmaya başlayıp etraf kızıl bir güzelliğe büründüğünde çoğu çift sevgilisine sarılıp bu manzaraya bakıyor. Günün bu saatlerinde bir kaç çiftin düğün fotoğraflarını çektirmek için Castel Angelo’nun önüne gelip poz verdiğini görüyorum gelin, damatlardan biri gidiyor diğer geliyor. Önce onları yukardan izliyoruz… Kapanış saati gelince her bir köşesini iyice gezdiğimize kanaat getirdikten sonra kaleden çıkmaya karar veriyoruz.

Castel Angelo’nun önündeki köprü çok güzel üzerinde heykeller var ve bu köprü üzerinden o heykellerin arasından geçip nehiri, gün batımını akşam ışığın nehrin üzerinde yaptığı dansı izliyoruz. Daha sonra haritaya bakıp Piazza Navona’ya yürümeye karar veriyoruz. Bu gece İtalya’da ki son gecemiz bu yüzden son bir kez daha Tiramusu yemek ve kahve içmek istiyoruz. Kendimize güzel bir restoran seçip oturuyoruz. Yemek saatinde gittiğimiz için bize tatlı ve kahve veremeyeceklerini söylüyorlar. İtalyanlar gerçekten çok acayip 19:30’dan önce yemek vermiyorlar o saat gelince de yemekten başka bir şey vermiyorlar. Günün istediğim saatinde yemeye içmeye alışkın bir olarak bu duruma bir türlü alışamıyorum. Bir yerde oturmak için garsonu ikna ediyoruz garsonda ön bahçede değil de arka tarafta bir yerde yer verebileceğini söylüyor. Gerçekten çok acayipler. Kafanıza göre bir masada oturamıyorsunuz bu masalar yemek yiyecekler için diyor. Biz arkada oturmak istemeyince yine bahçeye yakın bir masaya alıyor bizi. Neyse ki tiramisu çok güzel çıkıyor ve  Navona’nın o güzel atmosferi nedeniyle onları affediyoruz. Son kez Navona meydanında dolaşıp otobüse binerek otele dönüyoruz…

 

EVE DÖNÜŞ

 

Son günümüzde sabah erkenden kalkıp eşyalarımızı topluyoruz. Farkında olmadan otelden vaktinden erken çıkıyoruz havaalanında beklerken Mc Donalds’a gidiyoruz. Check-in saati geldiğinde eşim bavulları teslim edip dönüyor. Check-in işlemini yapan görevli bilette uçağın kapılarının açıldığı saati işaretliyor bizde fazla dikkat etmeden biletleri alıp dolaşmaya karar veriyoruz.  Uçağın kalkış saati yaklaşırken biletin üzerinde yazan B kapısını aramaya başlıyoruz. Panodaki okları takip ediyoruz ama  B kapısının kapalı olduğunu görüyoruz tüm kapıların kapalı olması biryana girilmez bantları da çekilmiş durumda. Çok şaşırsakta bir anlam veremeyip herhalde açılır diye etrafta dolaşıp duruyoruz. Uçağın kalkış saati yaklaşıyor ama kapı önünde bir hareketlilik olmuyor bu işte bir iş var diye düşünüp dolaşırken Pasaport kontrol noktası görüyoruz.Kontrol noktasına giden çıkış kapısında Rus Amerikan vatandaşı yazan oklar görünce burası değil diye düşünüp yeniden  B kapısı sandığımız yere dönüyoruz ama o da ne kapı hala kapalı!?  Artık birinden yardım almak zamanımız geldi diye düşünerek görevlilerden birine sormaya karar veriyorum. Görevli bizim aradığımız B kapısını Pasaport güvenliğinden geçmeden göremeyeceğimizi yanlış yerde beklediğimizi söylüyor. Zaten peşi sıra gelen talihsizlikler zinciri burada kopuyor. Uçağın kalkmasına az zaman kaldı diye panikliyoruz hızlıca Pasaport kontrolüne geliyoruz. Uçağın normalde 14:30 da kalkması gerekiyor. Her şeye rağmen hala vaktimiz var diye kendimi telkin etmeye çalışırken Pasaport kontrol bölümüne geliyoruz. O sırada İngilizce yapılan anonsun sonuna yetiştiğimizden tam olarak ne dediğini anlayamadan anonsun İtalyancası başlıyor bu sırada tek anlayabildiğim şey sadece Pegasus -İstanbul son çağrı gibi bir şeyler oluyor yada öyle sanıyorum o anda nasıl olduysa ikimiz birden! Sanki efsunlanmış gibi elimizdeki bilete bakıyoruz. Yorgun bünyemizden mi o anlık yaşanan dalgınlıktan mı bilinmez boarding time yazını görmeden yanındaki yazan saati görüp yandım anam geç kaldık diye feryadı basıyoruz. Saatimize baktığımız da  5 dakika sonra uçağı kalkmış olması gerekiyor birbirimizle konuşmadan nedense biz uçağın saatinin erkene falan alındığını düşünüyoruz yada bizim saati yanlış hatırladığımızı.  O anlık panikle önümüzde uzanan kontrol kuyruğuna bakıyoruz. Kuyruk o kadar uzun ki bizim pasaport kontrolünden geçmemiz en az 30 dakika sürer oradan aktarma trenine binip uçağın son kapısına oradan da otobüse binip uçağa gitmek mümkün değil tabiki.  Koşmaya karar veriyoruz Kuyruğun başına koşarak gelip insanlardan özür diliyoruz geç kaldığımızı belirtip güvenlik elemanına durumu açıklamaya çalışıyoruz. Bavulları x ray cihazından geçirirken laptop’u normalde ayrı bir kutuya koymamız gerekiyor bunu aceleden yapamıyoruz o sırada ben çantamı öndeki adamın çantasının arkasından acele ile cihazın içine itiyorum.  Benim çantadaki bilgisayarı gören memur şeridi durduruyor. Diğer memur ise  öndeki adamın çantası sanıp adamdan çantasını açmasını istiyor o sırada şerit yeniden hareket edince benim çantada çıkıyor. Memur diğer adamla meşgul iken bizim çanta olduğunu anlamadıklarından  ben geç kaldık geçebilir miyiz diyorum memur tabi diyor. Çantamı kapıp başlıyorum koşmaya tam bir kaçak gibi. Eğer o memur yanlış çantayı açtığını anlasa beni kovalayacak, kaçtığımı sanıp  belki de tutuklayacak. Zavallı adamın en son arkama baktığımda hala durumu anlatmaya çalıştığını görüyorum. Hayatımda yaptığım en uzun maraton koşusunu gerçekleştiriyorum, deli gibi koşuyoruz. Nefesim kesiliyor saate bakıyorum biletteki saati gösteriyor ciğerlerim neredeyse iflas etmek üzere… Koşmaktan bayılmak üzereyken aktarma trenini bekliyoruz. Binmek için nefes nefese kaldığımızdan konuşamıyoruz da birbirimizle. O anda ikimizin de aklından deli gibi şeyler geçiyor,  uçağı kaçırdık bavullar gitti biz gidemedik napıcaz geri dönsek otele olur mu yeni bileti nasıl alıcaz bavulları nasıl bulucaz gibi… Trene bindikten sonra ise iki Türk’ün konuştuğunu duyuyoruz uçağa daha var kapılar yeni açılıyor falan diye konuşurlarken  bende ve eşimde aynı anda jeton düşüyor. Nasıl olupta ikimiz birden aynı anda aynı hataya düştük buna hala aklım almıyor. Meğersem daha uçağa gidiş kapıları bile yeni açılıyormuş boşuna ciğerlerimiz patlayıncaya kadar koşup paniklemişiz sonuçta gidip gene bekliyoruz ve Floransa’da ki tren macerasından sonra başımıza gelen en acayip olayı yaşamış oluyoruz. Hala düşündükçe gülüyorum kendime… Gerekli kontrollerden sonra uçağa biniyoruz, gayet rahat bir yolculuktan sonra inişe geçiyoruz… İstanbul’un şahane manzarası ayaklarımın dibine seriliyor.

Bir macerada burada bitmeden önce yayında emeği geçen kendime, yapımda emeği geçen eşime huzurlarınızda teşekkür ediyorum. :) Bu yolculuğuda burada sonlandırırken Nesimi’den  şu dizeler aklıma  geliyor:

“kâh çıkarım gökyüzüne

seyreylerim âlemi,

kâh inerim yeryüzüne

seyreyler âlem beni”…

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın