Gezente.com

İspanyol merdivenleri, Aşk çeşmesi..

S. İgnazio di Loyola

9:40; Hala oteldeyiz sanırım dün akşam yemek yediğimiz yerde haritayı unuttuk, gezilecek bütün yerleri onun üzerine işaretlediğim için bu bana yeniden planlama yapmam gerektiğini gösteriyor. Canım sıkılıyor plan yapmak için vakit yok bu nedenle otelden yeni bir harita alıyoruz ve kahvaltıdan sonra Piazza Popolo’ya gitmek için dışarı çıkıyoruz.
11:50; Piazza Popolo (Halk meydanı)’dayız. Gelirken yanlış metro hattına binmişiz Bolognaya gittiğimizde anladık tekrar Termini’ye dönüp Linea A ile Flamino durağına geldik. Metrodan hemen çıktığımız anda karşımıza Best Turkish Kebap yazan restorant çıkıyor. Buna benzer İstanbul kebap yazan dükkanda Termini’nin hemen karşısında var içinde Türkler çalışıyor. Biraz devam ettiğimizde karşımıza kocaman bir kapı çıkıyor. Porto del Popolo denilen bu kapı Bernini tarafından 1655 yılında yapılmış. Kapının üzerindeki mermerde Bernini’nin hamisi (bir nevi ona hayatı boyunca bakan sorumluluğunu alan kişi) 7. Alexander’ın aile sembolu olan yıldız işareti var. Popolo meydanına çıktığımız zaman bir çok yolun bu meydanda sonlandığını görüyoruz. Oval şeklindeki meydan Papa 3. Paul döneminde yapılmış, meydanın iki ucunda çeşme var çeşmelerden birinin adı Fontana del Nettuno diğerinin adını hatırlamıyorum. Gerçekten çok güzel istiridye kabuğu görünümünde havuzu üzerinde dev heykellerin olduğu iki çeşme görüyoruz… Çeşmenin yanında durup etrafı izliyoruz o sırada meydanda askeri uniforma  giymiş bir mankenin fotoğraf çekimi var. Bir tv kanalıda gelmiş çekim yapıyor etraf çok kalabalık değil bir kaç turist var bizim gibi dolaşıp fotoğraf çeken…

Meydanın ortasında  2. Ramsesin yaptırdığı Obelisco Flamino (Flamino Obeliksi) var. Mısırdan getirilen bir başka dikilitaş yani. Yanlış hatırlamıyorsam Roma’da bunlardan 7 tane varmış biride bu meydandaymış. Dikilitaş Papa tarafından diktirilmiş. Obeliks’in etrafında aslanlı çeşmeler var buradaki klasik; herkesin bu aslanlar üzerine çıkıp fotoğraf çektirmesi. Sıcak havada çeşmenin kenarındaki merdivenlerde oturup biraz dinleniyoruz.  Meydanın arka tarafında Pincio bahçeleri var buraya vakit olmadığı için gitmiyoruz. Meydana girilen kapının hemen yan tarafında Santa Maria del Popolo var kapının tam karşısında Via del Corso’ya çıkan tarafta ikiz kiliseler var. Biz öncelikle Santa Maria del Popolo’ya giriyoruz. Burası Rönesans’ın en iyi örneklerinden bazılarını bünyesinde barındırıyor. Güney kanadında ilk şapelde bulunan Pinturicchio tarafından yapılan freskler ve Raphael’in tasarımı olan soldan ikinci, Chici şapelindeki mozaikler görülmeye değer. Kiliseden çıktıktan sonra hemen arkasındaki binada Leonardo da Vinci Museo var. Müzeye giriş kişi başı 7 euro, içeride Leonardo da Vinci’nin çizimlerinden yola çıkılarak yapılan çeşitli aletler var. Eğer daha önce İstanbul’daki sergisine gitmediyseniz girip görmenizi tavsiye ederim.  Ben içeri giriyorum hızlıca göz gezdiriyor ve fotoğraf çekiyorum. Müzede şuan dalgıçların kullandığı kıyafetin sanırım ilk tasarım hallerinden biri var, bunun dışında şuanda kullandığımız çeşitli su kayağı tasarımları, birkaç çeşit makineli tüfek benzeri silah benim en çok dikkatimi çeken eserler arasında tabiki birde içine girdiğiniz de sizi sonsuza bölen aynalar topluluğu var. Küçük bir soyunma kabini benzeri aynalı bu kabine girince her yanınızı saran aynalar sizi yüzlerce kez tekrarlayan sonsuz bir döngü gibi gösteriyor. Ben içine girip fotoğraf çekince başka biride benden sonra girip bakıyor o ana kadar kimseni ilgilenmediği bu ayna birden merak konusu oluyor birkaç turist daha gelip içeriye bakıyor. Müzeden çıktıktan sonra girişteki Da Vinci hakkındaki kitaplara ve hediyelik eşyalara göz atıyorum. Önceden yaptığımız plana göre sırada Borghese bahçeleri var ancak sabah yaşadığımız karışıklık yüzünden bu meydana planlanan saatimizden 2 saat kadar geç geldiğimizden göreceğimiz diğer yerleri aksatmamak için bahçeleri üzülerek plandan çıkarıyorum. Çünkü bu bahçeler gerçekten çok büyük içlerinde hayvanat bahçesi ve müzelerde var bana göre gezmesi yarım günü aşar. Belki başka bir Roma yolculuğunda görürüz.

13:10; Rotamızı İspanyol merdivenleri’ne  (Piazza di Spagna) çeviriyoruz. Popolo meydanından ikiz kiliselere doğru ilerlediğimizde duvardaki tabelalardan İspanyol merdivenlerinin ne tarafta olduğuna bakıp o yönde ileriliyoruz. Yol boyunca lüks mağazalar hemen gözüme çarpıyor bir kaç kıyafet ve ayakkabıya bakıyorum ama fiyatları inanılmaz yüksek eşim beğendiği takım elbisenin fiyatının 3000 eurodan fazla olduğunu görünce beni mağazalardan uzak tutmaya karar veriyor. Açıkçası çoğu mağazanın zaten Türkiye’de şubesi var ve hemen hemen benzer ürünler satıyorlar. Ayakkabılardaki fiyatlara bakıyorum   385 euro ve üzerindeki fiyatlarda, bana göre pahalı aynı modeller bizde 200 tl ye alınır fiyata göre modeller o kadar basit kalıyor ki. Erkek kıyafetleri bana göre tarz ama bayan kıyafetleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim sadece bir mağazada saç fırçası ve aynaların üzerindeki tasarımlar çok hoşuma gidiyor. Yola devam ediyoruz İspanyol merdivenlerinin olduğu Spagna meydanına geliyoruz. Adını 17 yy dan beri burada olan İspanyol büyükelçiliği’nden alıyor. Meydanda göze öncelikle gemi şeklindeki Fontana della Barcaccia (Eski gemi çeşmesi) çarpıyor. Çeşmeyi 1627 yılında Pietro Bernini  ve oğlu Gian Lorenzo Bernini yapmış. Gemi şeklinde yapılmasının nedeni ise 1598 yılında Tiber nehrinin aşırı yağmur yağışı nedeniyle taşması, bütün meydanın sular altında kalması sular çekildiğinde ise meydanda kalan tek şeyin bir gemi  (yada kayık tarzı bir şey) olmasıymış. Bu manzarayı gören Bernini meydana bu şekilde bir çeşme yapmaya karar verip oğluyla beraber bitirmiş. Çeşmenin hemen arkasında İspanyol merdivenleri yükseliyor. Meydan sanıldığı kadar geniş değil gözümüzde büyüttüğümüz kadar da gösterişli değildi, bahar aylarında çiçeklerle donatıldığında çok güzel görünüyormuş ama biz Eylül sonu gittiğimizden bunu göremedik malesef. Yinede merdivenlerin arkasında yükselen yapı, meydanın ortasındaki o çeşme ile beraber bakıldığında görülmeye değer yerlerden biri. Merdivenlerde kendimize oturacak bir yer bakıyoruz. Gözümüze gölgelik bir alan kestirip oraya yöneliyoruz, merdivenler oldukça kalabalık yaşlısı genci herkes burada çoğunlukla sarmaş dolaş sevgililer var. Herkesin yüzünde bir gülümseme etrafa bakıyorlar aynı zamanda bir çok insanda köpekleri ile gelmiş ve gölgelik yerde oturup dinleniyorlar. Karnım acıkıyor rehber kitaptan en yakın nerede yemek yiyebileceğimize bakıyoruz daha önce aldığım notlarda öğle yemeği için Trevi çeşmesi civarında bir restorant belirlemişim buda yemek için biraz daha beklemem gerektirdiğini gösteriyor. İspanyol merdivenlerinde dinlendikten sonra merdivenlerden yukarı doğru çıkıyoruz. Burada Trinita dei Monti Kilisesi  var kiliseye kadar çıkıp oradan meydanı fotoğraflıyoruz. Kilisenin önünde ressamlar oturmuş çizim yapıyorlar. İsteyenler burada oturup portrelerini yada karikatürlü portrelerini çizdirebiliyorlar. Çizimini beğendiğimiz bir ressama yaklaşıp fiyatı soruyoruz portre için kişi başı 25 euro diyor. Bu pahalı diyor eşim karikatürlü çizimi soruyoruz onada kişi başı 15 euro diyor biz vazgeçip giderken adam iki kişi 20 euro olur diyor.  Kabul ediyoruz bizi teker teker sandalyeye oturtup bize bakarak karikatürlü bir resim çiziyor, önce eşim oturuyor bende ressamın arkasına geçip hem çizim anını hemde eşimi aynı karede  fotoğraflıyorum. Resim çizildikçe ben gülüyorum o sırada bir kaç kişi daha yanımıza gelip çizime bakıyorlar onlarda beğeniyor gülüyorlar. Kocaman ağzı, burnu , dişleri olan gülümseyen bir yüz çıkıyor çizim sonunda aynı şekilde beni de yanına çizdikten sonra arkamıza bir collessium ve gökyüzüne yükselen kalpleri de ekledikten sonra çizim sona eriyor. Biz çok keyif alıyoruz o anlarda bizden sonra ise bir kaç çift daha çizim yaptırıyor ressama uğurlu geliyoruz yani. Merdivenlerdenden aşağıya doğru iniyoruz orada kağıttan japon şemsiyeleri satan işportacılardan süs şemsiye almak istiyorum. Soruyorum 10 euro diyor pazarlığa alışan eşim çok pahalı diyor en fazla 3 euro veririm diyor. İşportacı 9-8-7 diye fiyatı düşürüyor, adam bir yandan da çabuk olun polis geliyor zaten falan diyor işi aceleye getirmeye çalışıyor ama eşim pes etmiyor şemsiyenin bir ucundan tutup bırakmadan ısrarla 3 euro diyor adam en fazla 5 e düşerim diyor bende 4 euro verelim ver şemsiyeyi diyorum adam kabul ediyor şemsiyeyi verip hızla uzaklaşıyor. Yapılan bu pazarlıktan eşim oldukça memnun bende şemsiyemi açıp güneşten korunuyorum.

Fontana di Trevi’ye (Trevi çeşmesi) doğru yola çıkıyoruz. Bu çeşmeye nedense sadece biz Aşk çeşmesi diyoruz kim nerden uydurdu bilemiyorum ama bütün dünya Trevi çeşmesi diye biliyor. Bu çeşme Sarayın duvarına Nicolo Salvi tarafından bir yarışmanın sonucunda yapımına başlanıp yaklaşık 30 yıl süren çalışma sonunda tamamlanabiliyor. Klasik ve Barok tarzda yapılmış bu çeşme, gündüz kadar akşamda ışıklandırılması ile çok güzel görünüyor. Çeşmenin ortasında Neptunus (Poseidon), solunda Ceres (Demeter) ve sağında Salus (Hygieia) heykelleri vardır. Genel olarak deniz teması işlenmiş bu çeşme yer altında bulunan 3 su kaynağının birleştiği noktaya yapıldığından Trevi  adıyla anıldığı da söyleniyor. En son 2008 yılında su boruları yenilenmiş ve son restorasyonu yapılmış. Trevi çeşmesinde arkanı çeşmeye dönüp bozuk para atarak dilek dilemek bir gelenek. Hatta iki dilek parası atanlar var biri Romaya yeniden dönmek için; diğeri ise kendi dileğiniz için. Eşimin kardeşi adına attığımız dilek parasından yaklaşık 3 ay kadar sonra O’nunda Roma’ya gitmesi belki de dileklerin gerçekleştiği anlamına geliyordur kimbilir… Etraf o kadar kalabalıkki dilekleri zorlukla dileyebiliyoruz etrafta sıkça Türkçe konuşmalar duyuyoruz, Roma’nın her yerinde karşılaştığımız gibi ülkemizden giden birçok insanla burada sohbet ediyoruz.

15:05; Dilek diledikten sonra yemek için bir yer bakınıyoruz Pizza in Trevi adlı lokantada karar kılıp oturuyoruz. Ben spagetti eşimde mantarlı kaşarlı domates soslu bir pizza alıyor. Zaten spesial menü geliyor isterseniz bu menüden bir şey seçip daha ucuza yiyebiliyorsunuz. Spesial menü de Zeytin yağlı- domatesli- zeytinli ezmeli brushetta, spaghetti, su, ekspresso yada amerikan kahvesi 11,50 euro yada mantarlı veya domatesli pizza alternatifli ikinci seçenek 12,50 euro bizim seçtiğimiz menülerdi bunlara ek olarak salata, tavuklu  patates, su kahve seçeneği olan 15 euro luk başka bir alternatif daha vardı. Bu restorantın en güzel yanı servis ücreti almıyor oluşuydu. İtalya’da bir çok restorant masa yada servis ücreti adı altında ek ücret alıyor. Menülerde servis ücreti yoktur tarzı ibare olan yerlere oturmakta fayda var. Siparişleri beklerken çok yorulduğumu fark ediyorum içerisi çok sıcak ve iyice uykum geliyor. Yemeğimizi yerken eşimle Roma’da ne karar rahat olduğumuzu kendimizi evimizde gibi hissettiğimizi konuşuyoruz. Yemekten sonra iki amerikan kahvesi söylüyoruz bizim Türk kahvesinin eline su dökemese de kahve güzel ama kreması da olduğu halde   acı. Yaklaşık 1 saat burada oturup yemek yedikten ve dinlendikten sonra Panteon’a doğru yürümeye başlıyoruz.

Panteon’a giderken yolumuza S. İgnazio di Loyola adında beyaz mermerden dış yüzeyi olan çok büyük bir kilise çıkıyor. Öncelikle dışarıdan kiliseyi fotoğraflıyorum bu kilise için daha önceden aldığım bir not yok o yüzden şöyle bir göz atalım diyoruz. İçeri girdikten sonra ise Roma’da yaşadığımız en büyük süprizle karşılaşıyoruz. Kilise inanılmaz büyük o ana kadar gördüklerim arasında en büyük ve tartışmasız en iyisi bana göre. Duvarlarındaki resimler resmen 3 boyutlu gibi. Ufak bir şok yaşıyoruz o kadar güzel bir yer daha önce hiç görmemiştim. Burası Cizvit kilisesi, ölümü ve azizlik mertebesine yükselmesinden sonra bu kişi adına yapılmış. Barok tavanı öyle güzel gökyüzü görüntüsü ile süslenmiş ki gerçek sanmamak elde değil. Bu arada kilisenin tam ortasında koyu renkte bir kubbe göze çarpıyor ama bu sadece tavana çizilmiş bir resim. Önceden gerçek bir kubbe yapılmak istenmiş ama çok pahalı olacağı düşünülerek vazgeçilmiş, yerine aşağıdan bakılınca kubbeye tıpatıp benzeyen hatta sahte olduğunu kitaptan okumasam kolayca anlayamayacağım resmi çizilmiş. Duvar resimlerinin üç boyutlu etkisi insanı kendinden geçiriyor. Kilise içinde bol bol fotoğraf çekip istemeden de olsa bu süpriz kiliseden dışarı çıkıyoruz. Size şunu tavsiye edebilirim Panteon’a çok yakın olan bu kiliseyi mutlaka görün.  Aklımız bu kilisede kalarak Panteon’a doğru ilerliyoruz.

17:40; Pantheon (tüm tanrıların tapınağı) ilk olarak M.Ö. 27 civarında yapımına başlanmış ve tapınak olarak kullanılmış. Daha sonra imparator Hadrian tarafından yeniden inşa edilip M.S. 125 yılında tamamlanmış ve bir kilise olarak tanrıya adanmış. Klisenin yada tapınağın en önemli özelliklerinden biri çapının yüksekliğine eşit olması ve kubbesinin ortasındaki 9 m lik delikten içeriye gün ışığının dolması. Yapıyı taşıyan kemerler görünürde yok, binanın duvar betonlarına gömülü. İçeride Rapheal’in ve önemli kişilerin mezarları var. Panteon içinde dolaşırken sürekli sessiz olunması hakkında anons yapılıyor bu otomatik anonsu bir çok kilisede duymak mümkün. Anons yapıldığı anda ortama bir sessizlik çöküyor akabinde bir kaç saniye süren sessizlik yavaş yavaş başlayan fısıldaşmaların giderek yükselmesiyle yeniden gürültüye dönüşüyor ve anons tekrarlanıyor arkasından aynı olay tekrar tekrar yaşanıyor. Yaklaşık 2-3 dakikada bir uğultu, bir sessizlik şeklinde şaşmadan devam eden bir melodisi var. İçeride dua etmek için sıralar var bizde sıralarda oturup rehber kitabımızı açıyoruz. Anlatılan mezarlar hangisi diye etrafa bakınıp fotoğraf çekiyor ve fırsattan istifade edip dinleniyoruz da. Pantheon benim İtalya’da en çok görmek istediğim yerlerden biriydi. Yüzyıllardır ayakta duran ve çeşitli değişimler geçirmiş bu Pagan yapısının içinde olmak çok farklı bir duygu duvardan yansıyan seslere kulak verirseniz sizi sanki eski çağlara götürüyor ve o sıra dışı ayinlerden birine katılmanızı sağlıyor. Etrafta yanan mumların kokusu da sizi bu büyünün içine davet ediyor gibi. Gözlerimi kapıyor farklı dillerin hiç anlamadığım seslerine kulak kabartıyorum bir süre sonra sesler kesiliyor ve kendimi gizli bir ayinin ortasında buluyorum. Dan Brown’ un Da Vinci’nin şifresi isimli kitabını okurken yaşadığım duygulara bürünüveriyorum. Gizemli, mistik ritüellerin içinden beni eşimin sesi çıkartıyor. Pantheon’dan ayrılırken ortası boş tavanın arasından güneş ışıkları gözüme çarpıyor bir nevi bana göz kırpıyor aramızda sessiz bir anlaşma yapmış gibi birbirimizi anlıyoruz. Yapı olarak çok şaşa beklemeden ortamın havasına kendinizi kaptırırsanız sizi farklı bir dünyaya götüreceğine eminim.

19:20; S. Maria Sopra Minevra isimli bir kiliseye geldik, içi yine çok büyük bir yer. Burası Roma’nın tek Gotik kilisesi, o nedenle diğerlerinden farklı bir yönü var. İçeride haç tasıyan İsa heykelini Michelangelo 1521 de yapmış. Oldukça dramatik görünen bir heykel. Klisenin içindeki bazı bölümlere girilmesi yada fotoğraf çekilmesi yasak. Bunu farketmeden girdiğim şapelden bir görevlinin kovalaması ile çıkmak zorunda kaldım. Kilisenin tavanı mavi bir gökyüzü gibi boyanmış üzerindeki beyaz şekillerle gece parlayan yıldızlara benziyor. Camlarındaki İsa ve Meryem vitrayları ve bunun gibi rengarenk camlardan yapılmış şekiller içeri dolan gün ışığında rengarenk parlıyor. Oldukca canlı renklerle süslenmiş bir yer. Aynı zamanda kilisenin dışında sırtında dikili taş taşıyan ve ağırlığı altında eziliyormuş gibi görünen sevimli bir heykeli var. Heykel restore edildiği için etrafı kapatılmış bu nedenle düzgün fotoğrafını çekemiyorum. Bu heykel VII Papa Alexander’a atfedilmiş, gücün bilgeliği desteklemesi gerektiğini temsilen yapılmış. Bütün bu yapıların hepsi birbirine çok yakın birinden çıkıp öbürüne gireyim derken zaman hızla geçiyor. Artık yorulduğumu hissediyorum, öğlen Trevi çeşmesinin orda gördüğümüz magnetlerden almak için oraya doğru gidiyoruz. Buradan bir çok magnet ve arkadaşlarımız için hediyeler alıyoruz, herkesin seveceği ve onları yansıtan birşeyler bulmak için biraz dolaşmamız gerekiyor ama sonunda buna değiyor. Buradan Trevi çeşmesini akşamda görmek için yeniden çeşmeye doğru gidiyoruz kendimize birer dondurma alıp akşam sokak müzisyenlerin ezgileri eşliğinde bu mekanın tadını çıkarıyoruz. Gündüzde güzel ama akşam çeşitli ışık oyunları ile aydınlatılan bu mermerler bana çok daha ihtişamlı görünüyor. Buradan otele dönmeye karar veriyoruz, 175 nolu otobüse binerek Vittorio Emanuel anıtın önünden geçiyoruz,  hava karanlık iken bu koca anıt dev bir kremalı pastaya benziyor. Termini durağında inip otele dönüyoruz ertesi gün yapılacakları planlamaya çalışıyoruz, yarın Floransa’ya gideceğiz sabah erkenden uyanmak üzere uyuyoruz.

 Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın