Gezente.com

Floransa-Pisa

Campo dei Miracoli

06:05; Bu sabah saat 05:00 te kalkıp Floransa’ya gitmek için çantayı hazırlamaya başlıyorum. Sandviçleri hazırlayıp çantaya koyuyorum, 05:30 da otelden çıkıp Termini istasyonuna gitmek için yola çıkıyoruz. Fast ticket yazan makinelerden saati, gideceğimiz yeri, oturacağımız kompartmanı seçip biletimizi alıyoruz. Second class (2.sınıf) ta seyehat edeceğiz 45 euro kişi başı gidiş bileti. Bileti aldıktan sonra, “trene gider” işaretlerini takip ettiğimizde karşımıza peronlar çıkıyor. Trenler Termini istasyonunda giriş katından kalkıyor bulmak kolay oluyor. Trenlerin hemen ön tarafındaki panolarda tüm trenlerin kalkış peronu, saati, nereye gideceği vs yazıyor. Trene binmeden doğru yerdemiyiz diye görevliye soruyoruz o da sağolsun cevabı İtalyanca veriyor çok güzel anlaştığımızı söylemişmiydim :) Bizde yarım yamalak İtalyancamız ile aramızda ne dedi diye kritik yapıyoruz heralde doğru yerdeyiz diye düşünerek içeri giriyoruz neyseki doğru yerdeymişiz. 9 nolu peronda trenin hemen önünde bekliyoruz 06:15 te hareket edecek…

06:19; Tren hareket ediyor, koltuklarımızı numaralarına bakarak buluyoruz, trenin içi oldukça rahat koltukları çok geniş hemen önümüzde açılır bir masa var, masayı açıp defterimi çıkarıp notlarımı yazmaya başlıyorum. Trenin içinde bir ekran var ve orada trenin hangi duraklara uğrayacağı gösteriliyor. Ekranda Torino yazısını görünce biraz panik yapıyorum ama sonra Floransa durağını görüp rahatlıyorum. Firenze  (Floransa) ilk durak, ben Floransa kitabını açıp gideceğimiz rotayı çıkarmaya çalışıyorum. İlk önce Pisa’ya gitmeye karar veriyoruz ordan yeniden Floransa’ya döneceğiz. Hava zifiri karanlık henüz güneş doğmadı ve bizim çok uykumuz var. Eşim koltuğuna iyice gömülüp uyumaya başlıyor bile, ben ise yolu görmeye çalışıyorum, hızlı trenimiz uçsuz bucaksız gibi gelen tarlalardan geçiyor. Yemyeşil ovalar bana Üniversite yıllarımda yaptığım yolculukları hatırlatıyor. Trende takım elbiseli insanlar var sanırım işe gidiyorlar eminde değilim sabahın bu saatinde bu şekilde Floransa’da napacaklarsa… Bugün iki farklı şehir gezeceğimiz için bu kadar erken kalkıp yola çıkıyoruz hiçbiryeri kaçırmak istemiyorum, çünkü yollarda çok fazla zaman harcamamız gerekecek. Şuanda tren 110 km hızla gidiyor…

07:05; gözümü kapayıp kafamı koltuğa yaslıyorum biraz zaman geçtikten sonra yanıma birinin geldiğini hissedip irkiliyorum, bilet görevlisiymiş buongiorno (günaydın) diyor, bizde buongiorno diyoruz biletlerimizi alıp inceledikten sonra zımba ile deliyor, grazie (teşekkürler) diyor ve diğer yolcuların biletlerine bakmak için uzaklaşıyor… Güneş doğmaya başlıyor ve havada oluşan renkler muhteşem görünüyor, hafif bir kızıllık ovanın üzerine yayılmış, hemen arkasındaki dağın üstünde yavaşça yükselen güneş, uyanmaya çalışan insanlar trenin içindeki sessizlik, insana gerçekten seyahat etmenin o muazzam hazzını yaşatıyor. Sis bulutu içinde kaybolmuş ovalara bakarken belli belirsiz silüetler arasında ağaçlar, evler, dumanı tüten bacalar görüyorum. Sürekli tünellerden geçiyoruz aniden ortalık kararınca biraz ürküyorum ama hemen sonrasında yeniden güneş yamaçların arkasından kendisini gösterdiğinde sakinleşiyorum. Floransa istasyonuna geliyoruz…

8:35; Floransa’da trenden inip Pisa treni için yine fast tickettan biletlerimizi alıyoruz ama bu tren biraz önce bindiğimiz tren gibi konforlu değil. 1A istasyonundan kalkıyor, bindiğimiz tren bildiğimiz eski trenlerden öncelikle daha yavaş gidiyor, koltuk sırası yok, zaten bilet üzerindede detaylı bir bilgi yok. Trenin içi inanılmaz kokuyor ter kokusu, ve sanki hayvan taşınmış gibi ağır bir koku var. Çok korkunç buna alışamayacağımı düşünüyorum hemen kalkıp camı açıyorum perdeleri kapatıyorum insanlar itiş kakış binmeye çalışıyor, iki gay trene binmeden önce öpüşüyor Floransa da olduğumuzu bize hissettiriyorlar.

 8:50; Gözümü kapatıp Pisa’ya varana kadar dinleniyorum… İndikten sonra ilk işimiz mucizeler meydanına nasıl gidileceğini öğrenmek oluyor. Tren garından çıkarken bir görevliye soruyoruz oda ilerden kalkan otobüslere binebileceğimizi söylüyor neyseki otobüsün içinde şöförden bilet alınabiliyor. Otobüse biniyoruz, içeriye bizim gibi bir sürü turist doluşmuş durumda. Otobüs hareket edip tarihi binalar arasından geçerek bir nehir kenarına çıkıyor manzara çok güzel nehrin karşısında rengarenk evler var hava açık, güneşli, keyfimiz yerinde. Manzarayı izleyerek yolculuğa devam ediyoruz zaten çok uzun sürmüyor 15 dakika falan sonra şöför herkesi indiriyor ve sokağı takip edin diyor. İndikten sonra Pisa’nın eğik kulesini olduğumuz yerden görebiliyoruz, şimdiden heyecanlanmaya başlıyorum. Yolda japon turistlerin fotosunu çekiyoruz onlarda bizi çekiyor. Yol kenarlarında zenciler saat, hediyelik eşya gözlük vs satıyorlar.

Sonunda meydana geliyoruz, Campo dei Miracoli (mucizeler meydanı)  bu alanda vaftizhane, pisa kulesi, katedral hepsi bir arada görülüyor. Meydanın yan tarafındaki dükkanlardan hediyelik eşya satın almak mümkün, fiyatlar Roma’ya oranla biraz daha pahalı magnetler 3 euro dan başlıyor Roma’ da 1 euroya almıştık. Pisa kulesi yemyeşil çimlerin üzerinde yükselen beyaz bir pasta gibi. Kuleye Torre Pendente (eğik kule) deniliyor. Bu kule Pisa şehrinin gücünün ve zenginliğinin bir sembolü olarak Cenova ve Venedik’e rakip olarak yapılmış. Zeminin yumuşak olması nedeniyle daha yapımı devam ederken eğilmeye başlamış. Spiral şeklinde 8 kattan oluşuyor, 15 euro giriş fiyatı. Yaz aylarında uzun kuyruklar oluşan kapısında beklememek için internetten rezervasyon yaparak gitmekte yarar var. Biz kuleye çıkmak yerine 10 euro verip 5′li biletten alıyoruz. 2 müze girişi, katedral, vaftizhane ve hemen yanındaki müze bu biletle girilecek yerler. Her girdiğiniz yerde üstüne bir zımba ile delik açarak bileti kullanılmaz hale getiriyorlar…Pisa Katedrali ve vaftizhanesi ile birlikte bulunduğu “Piazza del Duomo” bölgesi 1987den itibaren UNESCO Dünya mirasları listesi’ne alınmış. Yapılar gerçekten çok güzel… Vaftizhane içine giriyorum, içerisi küçük ama merdivenlerle yukarı çıkmak ve pencerelerinden dışarı bakmak ya da vaftizhanenin içini yukardan görmek mümkün. Biraz dolaşıp fotoğraf çekiyorum sonra aşağı iniyorum Duomo denen Pisa kulesinin yanındaki katedrale giriyorum. ”Sanat” bu eserlerde sanki anlamını bulmuş gibi geliyor, içeride dolaşırken o yılları düşünmeden edemiyorum. Bu kadar şaşa içinde olmak acaba onlara gerçekten ne hissettiriyordu…

Mucizeler meydanın hemen yanında bir müze daha var Muzeo delle Sinopie de müzesi içinde gezilecek çok fazla bir şey yok ,içeride sanırım daha öncelerden evlerin duvarları için çizilmiş ama boyanmamış eskizler sergileniyor. Eskiden villaların içini bu şekilde boyadıklarını ve süslediklerini düşünüyorum, bu çizimlerde çok şey anlatılıyor ama genellikle İsa, Meryem, havariler gibi dini motifler kullanılmış… Asıl beğendiğim müze Opera del Duomo ( bu iki müzeyi de mucizler meydanı kapsamında aldığınız biletle geziyorsunuz). Opera del Duomo müzesi içinde çok güzel tablolar, heykeller, papanın kilimi, ipek kumaşlar, papanın koltuğundan kalma tahta parçalar sergileniyor üst katına çıkıyorum oranın balkonu tam Pisa kulesine bakıyor balkondan fotoğraf çekip bahçesine iniyoruz burada da fotoğraf çekildikten sonra ayrılmaya karar veriyoruz.

Zaman hızla geçiyor buradan Floransa’ya (Firenze) gitmemiz gerek. Mucizeler meydandan ayrılıyoruz, otobüsler hemen meydanın yanından 20 dakikada bir geçiyor biraz bekliyoruz tabelada otobüs saatleri yazıyor bilet için 1.50 euro veriyoruz, gelen bir otobüse atlayıp aynı yollardan yeniden geçerek Pisa istasyonuna doğru gidiyoruz. Çok acıkıyorum trene binmeden Mc Donalds görüyorum, dilim pizza 3.10 euro. Pizza fazla yağlı ama tadı fena değil 1 dilim pizza yiyor açlığımızı bastırıyoruz… Daha sonra istasyona gidip 5 euro kişi başı ücret ödeyerek tren biletimizi alıyoruz, tren çok gecikiyor ve bize oldukça zaman kaybettiriyor görevliye soruyoruz net bir yanıt alamıyoruz sürekli ”gelir birazdan” gibi birşeyler geveliyor. Tren geliyor ve Floransaya doğru yolculuğumuz başlıyor. Saat 13:55 tren kalkıyor yine yeşil ovalardan ve binaların arasından geçerken bir masal diyarından başka bir masal diyarına gidiyormuş gibi hissediyorum. Yorgunluk nedeniyle gözlerimi kapıyorum her türlü milletten insan var bu trende, hepsi farklı bir dil konuşuyor gözlerimi kapayınca bu sesleri daha net duyabiliyorum. Herşey çok yabancı geliyor o anlarda ama bu yabancılık duygusu bu macerayı daha heyecanlı hale getiriyor….

Floransa Smn istasyonunda iniyoruz, yeniden dışarı çıkıyoruz yolun karşısında bizi ilk karşılayan kilise; Santa Maria Novella zaten istasyonda adını bu kiliseden almış. 3,50 euro giriş ücreti bileti alıp içeri giriyoruz kapıdaki görevli fotoğraf çekmek yasak diyor buna uyuz oluyorum fotoğraflamadığım hiçbirşey ilerki yıllarda belleğimde kalmıyor çünkü… İçeriyi geziyoruz ama çok oyalanmadan dışarı çıkıyoruz. Kilisenin önünde bir meydan var meydanın ortasında yine bir anıt taş dikili. Meydanın etrafı binalarla çevrili yuvarlak bir alan oluşturuyor. Ortadaki dilili taş, 4 kaplumbağa figürü üzerine oturtulmuş durumda.

Meydandan fotoğraf çekerek ayrılıyoruz sokaklar arasında dolaşıyoruz asıl amacımız Duomo’yu görmek, zaten ilerlerken o devasa kubbesi ile Duomo Kilisesi yavaş yavaş görünmeye başlıyor. Yol üstünde küçük bir kilise karşımıza çıkıyor merak ediyoruz kapıdan bakıyoruz, içinde bir ayin var Parrocchia Santa Maria Maggiore yazıyor kapsında. Sessizce içeri giriyoruz kimseye rahatsızlık vermemeye çalışarak bir süre ayini izliyoruz sonunda peder yine ekmek ile kutsuyor gelenleri. Burası küçük şirin bir kilise, biraz oyalandıktan sonra çıkıp sokak boyunca ilerliyoruz.

16:30; Sonunda asıl görmek istediğim yere geliyorum. O devasa kulesi ile Duomo (Katedral) ilk karşınıza çıktığında kesinlikle vay be ne kadar güzel diyeceksiniz. Gördüğüm en muhteşem dış mermer kaplamasına sahip kilise, rengarenk mermelerin uyumu göz kamaştırıyor. Çok büyük ve gerçekten çok ihtişamlı bir kilise… Duomo adını İtalyada sıkça duymak mümkün aslında Duomo o bölgenin en büyük kilisesi anlamına geliyor. Her şehirde bir Duomo adı görmek mümkün. Duomo inşaatından sonra, 600 yıldan daha uzun süredir dünyada inşa edilmiş en büyük kagir (taş veya tuğladan yapılmış) kubbeymiş. Katedrale aslında Santa Maira del Flore adı veriliyor ve ismini melek Cebrail’in temsilcisi olarak Hz Meryem’e verdiği beyaz çiçekten alıyor. Bu da Hz İsa’nın babasız olarak dünyaya gelmesini ifade ediyormuş. Kubbe 1296 ve 1436 yılları arasında mimarların 4 nesil boyunca tüm yaşamlarını katedralin inşaasına adamaları ile tamamlanmış. Bir nevi dededen toruna devam eden bir çalışma. Duomo 3 renk mermeri ile farklı desenlerde işlenmiş… Dış cephesi 19 yy da yeniden yapılandırılmış olsa da güney cehpesi hala orjinal halini saklıyor. İsteyen kubbeye tırmanarak şehrin manzarasını izleyebilir, biz yukarı çıkmadık her yerde kuyruk vardı. İçeri girerken askılı bluz yada şort giymek yasak dizden yukarısına müdahale ediyorlar kapıdaki görevli beni uyardı saygıdan dolayı kapatmam gerektiğini söyledi neyseki yanımda sweatshirt vardı bende onu belime sardım o şekilde girdim yoksa sokmuyorlar, bu kural erkekler için de geçerli. Buna hazırlıklı olmakta yarar var kapıdaki görevli sessizlik konusunda uyarıyor içeri giriyoruz. İç kısmı dışına göre daha sade yapılmış. Kubbesinin içinde cehennem ve hesap gününe ait temsili resimler var, kilisenin bodrumuna indiğinizde ise Santa Reperata kilisesinin kalıntılarını görebiliyorsunuz aynı zamanda hediyelik birşeyler de satılıyor ama fotoğraf çekmek yasak görevliler sürekli uyarıyor heryerde levhalar asılmış durumda. Alt kat çok küçük olduğu için kısa bir göz gezdirip yeniden yukarı çıkıyoruz. Katedralin tavan süsleri çok güzel o kadar çok detay varki olduğumuz noktadan tam olarak seçemiyorum fotoğraf çekip dışarı çıkıyoruz.

17:15; İlerde San Lorenzo kilisesi var oraya göz atalım diyoruz bu kilise Medici ailesinin verdiği paralarla yapılmaya başlamış ama bir noktadan sonra Giovanni Medici’nin parası bitmiş ve dış cephesinin sıvası yapılamamış tuğla örgüsü ile kalmış. İçinde Donetello’nun eşyalarının saklandığı bölüm var ortasında çiçekler ve ağaçlarla kaplı avlusu var dört tarafı kapalı avlu ortada kalmış. Biz gittiğimizde kilise kapanmak üzereydi ve biz malesef içeriyi gezemiyoruz. Merdivenlerinden inerken ayağımı burkuyorum ve çok kötü acımaya başlıyor. Gezinin geri kalanını sekerek tek ayak üstünde devam ettirmeye çalışıyorum… Kilisenin yanından devam eden sokakta pazar kurulmuş bir çok hediyelik eşya, baharatlar, şaraplar, salata sosları ve buna benzer ürünler satılıyor. Pazara girip alışveriş yaparken satıcı nerelisiniz diyor Türk’üz diyoruz hemen yanımızda birşeyler bakan çiftte ”a siz de mi Türk’sünüz” diyerek bize yaklaşıyor. Tur firması ile geldiklerini söylüyorlar, o anda her yerde Türkçe konuşmalar duymaya başlıyoruz büyük bir grup bu sokağa giriyor. Kendimi kapalı çarşıda alışveriş yapıyor gibi rahat hissediyorum, salata sosları, çeşitli baharlar alıyorum bunca çeşit arasından ne alacağımıza karar vermekte zorlanıyoruz.

Buradan ayrılıp Piazza Signoria meydanına giderken Dante di casa yazan bir sokak görüyoruz (casa ev demek). Sokak aralarından okları takip ederek ilerliyoruz Dante’nin evini görüyoruz ama yine kapalı, içini göremesekte dışarıdan bakıp fotoğraf çekiyoruz. Buradan da Ufizi müzesinin de olduğu Signoria meydanına doğru yürüyoruz.
Sinyorlar meydanı anlamına gelen Piazza della Signoria , adını önünde bulunduğu eski şehir yönetim merkezinden almış. Bu binanın girişinde, ünlü Davut heykeli 400 yıl boyunca sergilenmiş. Şu anda orjinali Floransa Akademisi’nde sergilenen bu heykelin orjinali kadar rağbet gören kopyası ise hemen meydanda sergilenmeye devam ediyor. Meydanda en solda Cosimos , sağında Ammanatinin eseri olan Fontana del Nettuno’ yu (Neptun Ceşmesi) görüyoruz. Neptün havuzunun ortasında mermerden yapılmış deniz tanrısı Neptün’ün heykeli, mermer atlar ve etrafında deniz kızları ile erkek deniz tanrıları bulunuyor. Mermerler o kadar güzel işlenmişki atın boynundaki damarlar bile yapılmış. Karşımda sanki her an şaha kalkmaya hazırlanan sinirli bir at duruyormuş gibi hissediyorum. Michelangelo Ammanati’ye bu çeşme için “Ammanati, Ammanati che bel marmo che hai rovinato” (Ammanati, Ammanati yazık ettin güzelim mermer parçasını) demiş. Bana göre biraz haksızlık etmiş, ben çok beğeniyorum. Bu havuzun önünde mutlaka bir fotoğraf molası vermelisiniz. Havuzun hemen arkasında yükselen yapı Vecchio sarayı (palazzo vecchio) 1298-1314 arasında Arnolfo di Cambio tarafından Toscana gotiği tarzında inşa edilmiş. Bir diğer güzel eserlerin sergilendiği yer Loggia dei Lanzi müzesi önü. Benvenuto Cellini tarafından yapılan ”Perseus’un Medusa’nın başını kopardıktan sonra havaya kaldırması” sahnesi ençok dikkat çeken eserlerden biri. Burası 14 yy inşa edilmiş, bir dönem toplantı yeri sonrada muhafız odası olarak kullanılmış. Burada çok güzel heykeller var , merdivenlerinde oturup etrafı izleyen insanlara karışıyoruz. Bir süre meydandaki kalabalığı heykelleri izliyor bu güzel sanat eserleri arasında olmanın keyfini sürüyorum. Bu meydan pandomim yapan sanatçılar, gitar çalanlar, sokak gösterisi yapan ve onları seyreden insanlarla dolu aynı zamanda meydanda bir çok güzel restoran var akşam yemeğinizi yerken bu güzel gösterileri keyifle izleyebilirsiniz. Floransa’nın diğer görülmesi gereken yerlerinden biri Ufizi müzesi. Akşam olduğu için biz içeri giremiyoruz önceden internetten randevu alıp rezervasyon yaptırmak iyi olur. Gitmek isteyen çok erken saatte kapıda olmalı, giriş kuruğunda 1-2 saat beklemek zorunda kalabilirsiniz. İçeride de yarım günden fazla zaman geçirmek mümkün. Ben daha önceden müzeye giremeyeğimizi biliyordum o yüzden planımı ona göre yapmıştım. Müzeye girmek istesek sabah Pisa’ya gidemezdik seçim yapmak zorunda kalınca ben Pisa’ya gitmeyi tercih ettim orayı kaçırırsam çok daha fazla pişman olacağımı biliyordum. Ama zamanınız varsa Ufizi müzesine mutlaka gidin derim.

Ufizi müzesinin arkasında Arno nehri var. Arno nehri üzerinde ise meşhur Ponte Vechio (eski köprü) var. Ms 9 yy da Romalıların şehre ilk geldiğinde yaptıkları köprüymüş. Ponte vechio üzerinde kuyumcu dükkanları sıralanmış, eskiden bu dükkanlarda aynı zamanda kasaplar ve balıkçılarda varmış ama kötü kokusundan ötürü kaldırılmış. Güzel birde hikayesi var; 2. dünya savaşı sırasında Almanlar Floransa’yı bombalarken, Alman komutan köprüyü çok beğenmiş ve yıkılışına içi razı gelmediği için yanlış talimat vererek bombalanmasını önlemiş ve bu şekilde bu günlere gelebilmiş. Köprüye doğru yürüyor bir yandan da güneşin son ışıklarının nehrin üzerindeki yansımalarını fotoğraflamaya çalışıyorum bu anlar tamda Tripot ile çekim yapılcak anlar, Tripotu otelde bıraktığım için çok pişman oluyorum ve fotoğraflamaya devam ediyorum. İlerlediğimiz zaman müzik sesleri duymaya başlıyoruz sokakta bir çok insan yere oturmuş bir çoğuda ayakta gitar konserini dinliyorlar. Kalabalığa yaklaştığımda müzisyenleri göremiyorum, ama herkesin yere baktığını görüyorum o anda müzisyenlerin sokağın ortasında boylu boyunca yere uzandıklarını, etrafındaki insanlarında yere oturup onları izlediklerini ve bahşiş verdiklerini farkediyorum. Floransa gerçekten eğlenmeyi çok seven bir şehir… Güneş batıyor, ortaya sanki ressamların fırçalarıyla renklendikleri kızıl bir şölen çıkıyor. Sevgilisi ile gün batımını izleyen insanların arasına karışıp bir süre buradan etrafı izliyoruz. Daha sonra dükkanlara bakıyoruz. Köprü kenarındaki korkuluk demirlerine takılmış bir çok kilit görüyorum buda ayrı bir gelenekmiş aşıklar buraya gelip aşklarının sonsuzluğu için bir kilit takarlarmış daha sonra paslanma nedeniyle köprüye zarar verdiğinden bu gelenek yasaklanmış ama gördüğüm kadarıyla bu yasağa uyan yok. Kilitlerin üzerinde isimler yazılmış bu şekilde takılmış… Köprü üzerinde fotoğraf çektikten sonra geri dönüyoruz dönüş trenini kaçırmak istemiyoruz.

Piazza della Signoria’ya geri dönüyoruz karnımız acıkıyor ve trene binmeden birşeyler yemek lazım. Meydanın içindeki gitar çalan sanatçıları görebileceğimiz güzel bir mekan bulup oturuyoruz. Yemek siparişi vericez ama herşeyde et var domuz eti olup olmadığını bilimiyoruz eşimle aramızda konuşurken yanda oturan yaşlı çiftin bizi dinlediğini farkediyoruz önce onları İtalyan sanıp İtalyanca ne önerebileceklerini soruyoruz domuz eti istemediğimizden bahsediyoruz o sırada garson da geliyor ve bize genelde sucuk salam gibi şeylerde domuz eti olduğunu söylüyor yemek seçenekleri daralıyor bizim için. Yanda oturan çift ile ne yesek diye konuşurken sohbetimiz ilerliyor yaşlarının 60 ın üstünde olduğunu tahmin ediyorum ve tanıştığımızda ise İngiliz olduklarını öğreniyoruz. James ve Naomi çok hoş sohbet insanlar onlarda bizim gibi gezmeyi seviyorlar ama sanırım evli değiller James başka bir ülkede yaşayan oğlundan bahsediyor. Oğlum İsviçrede yaşıyor diyor. Naomi İtalyada öğretmenlik yapıyormuş sanırım Pilot yada Pilotlara öğretmenlik yapıyor o anda detayını sormuyorum. Nerede oturduğumuzu soruyorlar İstanbul dediğimizde İstanbul’u çok merak ettiklerini gelmek istediklerini söylüyorlar. Sohbet devam ederken bir tavuklu salata bir de 4 peynirli pizza almaya karar veriyoruz. Yemeğimizi yerken bu sevimli çiftle sohbete devam ediyoruz. Birlikte bir fotoğraf bile çekiliyoruz Naominin mail adresini alıyorum daha sonra fotoğrafları onlara göndermek için… Yemek yerken meydandan yükselen müzik sesleri etrafımızdaki sanat eserleri ve heykeller tamda sanat şehri Floransa’da olduğumu hatırlatıyor bana. İçimden işte yaşanılacak yer diyorum, tam bir sanat şehri ve herkes çok anlayışlı aynı zamanda rahat. Mekandan ayrılırken Naomi ve James’e Türkçe bir kaç kelime bile öğretmeyi başarıyorum. Bize türkçe teşekkür edip güle güle diyorlar, bu sayede Avrupa’daki asıl gizli misyonum olan dilimizi yayma çabamızın ilk adımlarını atmış oluyoruz :) Her gezide iki kişiyi etkilesek Avrupa birliğine çok yakında katılırız diye düşünüyor, diğer ülkelerde de bu gizli görevi devam ettirmeyi planlıyorum… Bu arada pizza 9 euro salata da 9 euro tutuyor.
Akşam 20:00 trenine yetişiriz diye düşünmüştük ama o tren kaçıyor 21:10 da başka bir tren daha var bari ona yetişelim diyoruz. Hızlı adımlarla Smn istasyonuna doğru giderken burkulan ayağım daha şiddetli şekilde ağrımaya başlıyor. Fast ticket’tan yine Roma biletlerimizi alıyoruz ve trene biniyoruz. Trende Romaya doğru ilerleken yan koltuktaki kadın benim notlarıma bakıyor bizi dinliyor arada söylediğim İtalyan mekan adlarını duyunca neden bahsettiğimizi anlamaya çalışıyor. Not alırken bir mekanın adını hatırlayamıyorum, neydi o şumuydu derken kadın İtalyanca doğrusunu söylüyor. Sanırım Türkçe bilmesede neden bahsettiğimizi anlıyor ve söze oda karışıyor, sonrasında ise yol boyu elindeki dergiyi okuyormuş gibi yapıp bizi izliyor…
Ayağım daha da kötüleşiyor, ağrılarım artıyor ne yapcağımı düşünürken bavulda sargı bezi olduğunu hatırlıyorum. Önlem olarak koymuştum neyseki. Otele vardıktan sonra ayağımı sarıyorum ve ilaç içiyorum. Ertesi gün gideceğimiz Napoli-Pompei gezisini planlamaya çalışıyorum internetten tren saatlerine bakıyoruz haritalarımızı ve Pompei hakkında daha önceden yaptığım araştırmaların çıktılarını çantamıza yerleştiriyoruz. Yarın başka bir yorucu gün olacak o yüzden dinlenmem gerek…

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın