Gezente.com

Dubrovnik

Dubrovnik

Bir kaç ay önce gittiğimiz Dubrovnik tatilini şu anda yazmaya fırsat buldum. Her zamanki gibi gezi sırasında tuttuğum günlüğü sizlerle paylaşıyorum…  Bir tur firması ile Dubrovnik’e (Hırvatistan) tatilimizi geçirmek için gidiyoruz. Sabah 05:30 da kalkıp, son bavul kontrolünden sonra 06:30 da evden çıkıyoruz. Fotoğraf çekimi ağırlıklı bir gezi düşünüyorum ama daha ilk fireyi yoldayken veriyorum “Tripot’u evde unutuyorum”. Yolu epeyce yarıladığımızdan geri dönüp almak için vakit yok. Moralim bozuluyor ama yapacak birşey yok, Atatürk havaalanına doğru gidiyoruz. Hava alanına 06:45 te ulaşıyoruz giriş kapısı yanında tur firmasının yetkilileri bayram şekerleri ile bizi karşılıyorlar. Check-in işlemleri  için Atlas jet bankosuna yönleniyoruz. Check-in işlemlerini tamamladıktan sonra döviz alıyoruz. Kahvaltı yapmak için kendimize bir yer bakınıyoruz, eşim börek yemek istiyor kol böreği 8 tl, su böreği 8 tl çay 5 tl havalanı fiyatları. Saat 08:00 de pasaport kontrolünden geçiyoruz. Bu arada kısaca şu bilgiyi vereyim Hırvatistan için vize gerekmiyor. (Bu uygulama şu günlerde değişecek)  Pasaport kontrolünden hızlıca geçip Duty free’ye yönleniyoruz burada oyalandıktan sonra 08:50 gibi çıkış kapısına doğru yönleniyoruz. 311 nolu kapıdan çıkacağız, son güvenlik noktasından da geçtikten sonra uçağa biniyoruz. Biletlerimize ve koltuklarımıza bakıyorum evet şaşırmamış yine kanat üstü vermişler, önceki yazılarımı okuduysanız kör talihin bana oynadığı oyunu farketmişsinizdir. Şu ana kadar yaptığım bütün uçuşlarda kanat üstü denk geldi ve ben bu durumdan nefret ediyorum ama yapacak bir şey yok.

 09:20 uçak olduğu yerde dönüyor ama kalkmıyor kaptan pilot o ingiliz aksanlı sesiyle konuşuyor “hava trafiği nedeniyle kuleden izin alamıyormuş” falan filan bekliyoruz. Bu sırada Dubrovnik ile ilgili önceden toparladığım yazıları okuyorum. Notlarımı düzenlerken uçak havalanıyor ve dışarı seyrederek zaman geçiriyorum o sırada uçakta kahvaltı ikramı başlıyor. Kahvaltınızı yaparken güneşin bulut denizi üzerinde size parlamasını izlemek çok keyif verici …

11:10 (Türkiye saati)  Dubrovnik havaalanına inişe geçiyoruz. Hırvatistan, Türkiye saatine göre 1 saat geride bu yüzden saatlerimizi geri alıyoruz bundan sonraki anlatımlarımda yerel saati kullanacağım. Uçak havaalana inerken Adriyatik denizi üzerinden geçiyor. Sıra sıra kayalık adaları var denizin içinde. O adacıklarda yer yer çalılıklar yada ağaçlar var, içimden bir his çok güzel yerler göreceğimi söylüyor.  Havaalanları çok küçük zaten yılın bu mevsiminde açık olmazmış, sadece Türkler için bayram yoğunluğu yüzünden açılmış normalde Başkent Zagrep’e iniliyormuş.  Bir aracın gelip bizi almasını bekliyoruz. Uçaktan  inip, bir süre bekledikten sonra transfer aracı geliyor ve bizi alıyor. Yeniden pasaport kontrol noktasına geliyoruz. Sadece bizim turdaki insanlar var, inen herkes Türk. Bizi burada bir kaç tane rehber karşılıyor. Rehberler Türkçe bilen Karadağlı, Bosna-Hersekli yada Türkiye’den giden ekipten oluşuyor.

Sıraya giriyoruz, önümüzde tek başına gelmiş bir erkek var Pasaport görevlisi kendisine zorluk çıkarıyor “neden geldin, nereye gidiyorsun?” gibi sorular soruyor sonra iki görevli gelip onu sıradan çıkarıyor ve bavullarını açıp bakıyorlar. Rehberde onunla ilgilenmek için bizi yalnız bırakıyor. O sırada öğreniyoruz Vize olmadığı için buradan gezmeye diye gelip İtalya’ya kaçan genç erkek sayısı çokmuş bu nedenle yalnız gelenleri ülkeye sokmamak gibi hakları varmış. Görevli çok cins, eşim sıkı sıkıya elimi tutuyor bende onunla dalga geçiyorum bensiz geçemezsin diye. Sıra bize geliyor, beraber yaklaşıyoruz görevliye bana eşimi işaret ederek “tanıyormusun” diyor “evet” diyorum “niye geldiniz” gibi sorular soruyor. Bu kadar sorgu sualle ilk kez karşılaşıyorum. Bize bakıp iyice inceledikten sonra damgaları basıyor pasaporta ve geçiyoruz, bavullarımızı almak için bekliyoruz. Bu kadar stres yapacağımı tahmin etmezdim ama görevli baya gıcık çıktı. Bavulları alıp dışarı çıktığımızda tur araçlarının bizi beklediğini görüyorum.

10:30 Bir otobüse biniyoruz ön koltuğa oturuyoruz, Hırvatistan’ın en güzel şehirlerinden biri olan Dubrovnik’e gezimiz başlamış oluyor. Hırvatistan tarihinden bahsetmek gerekirse; Yugoslavya Sosyalis  Federal Cumhruriyeti  1980’lerin sonlarına doğru yaşamaya başladığı ekonomik bunalım ve  artan etnik sorunlar nedeniyle, dağılma sinyalleri vermeye başlar. Karadağ ve Sırbistan’ın protestolarıyla bir iç savaş çıkar, tabiki Batı bu duruma kayıtsız kalmaz yüzyıllardır bir arada yaşayan halkı kışkırtıp neredeyse aynı dili konuşan insanları bir birine düşman ederek kanlı bir savaş yaşanmasına neden olur. Nihayetinde karşılıklı görüşmelerden sonuç alınamayınca 1991 de Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlığını ilan eder. 1996 yılına kadar diğer devletlerinde bağımsızlığını ilan ettiği bir süreç yaşanır ve bu süreçte yaşanan savaşta yaklaşık 90 bin kişi hayatını kaybeder, yaklaşık 3 evden 2 si nerdeyse tamamen yıkılır.

Savaşın yaşandığı yılları hatırlıyorum o dönemde siyasetle çok ilgilenmesem de aile içinde ki konuşmalar, haberlerde izlediklerim benim, umutsuz bir dünyaya doğmuşum gibi bir psikolojiye girmeme neden olmuştu. Hatta babam ısrarla Bosna’da yetim kalan çocuklardan evlat edinmek istediğini söyleyip duruyordu. Ben savaşın acımasızlığı bir yana bir kardeş daha aramıza katılırsa  ne olur onun derdindeydim o sıralar. Neyseki o buhranlı dönemim çok uzun sürmedi. Babam bir gün bana yaşanan dramı anlattığında ve ardından 1993 yılında gördüğüm, yıkılan Mostar köprüsü görüntüleri hafızamda derin izler bıraktı. Bir gün Mostar’a gitme isteğim ta o yıllarda oluştu diyebilirim. Tabiki bu isteğim yaklaşık 20 yıl sonra gerçekleşe de bir zamanlar Osmanlı yurdu olan Dubrovnik’e doğru şu an yol alarak çocukluğumda kendime verdiğim sözü tutuyorum.

Otobüs yola devam ederken, rehber de bize bölgenin tarihi hakkında bilgiler veriyor. Öncelikle Old City (eski şehir) denilen  kale içine gidiyoruz.  Deniz karşımıza çıktığı anda ufuk çizgisinin sonsuzda yok olduğu bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum. Sol tarafta Lokrum adası  karşımıza çıkıyor, burası 15. yy da  veba salgını sırasında şehri korumak amacıyla şehir dışından gelenlerin hastalık taşıyıp taşımadıklarını anlamak için oluşturdukları karantina bölgesi. 3 hafta burada kalan yabancılar hastalık taşımadığı anlaşılırsa şehre alınıyor. 1197 yılında da Aslan yürekli Richard (1. Richard İngiltere’nin Faransız asıllı kralı 16 yaşındayken babasına karşı ayaklanan asileri bastırmış, 3. Haçlı seferine katılıp komutanlık etmiş başarılarından dolayı bu ünvanı almış Kral) Lokrum adasını kendine mesken edinmiş sık sık buraya gelirmiş. Evliya Çelebi’nin de yolu bir zamanlar bu adaya düşmüş ama veba yüzünden şehre giremeyince Dubrovnik’i görmeden buradan ayrılmış. Lokrum adası, artık yazın bir bölümü çıplaklar adası olarak hizmet veren yaz döneminin oldukça popüler mekanlarından biri. Bölge hakkında biraz daha tarihi bilgiler verelim. Hırvatistanda 1180 ada bulunuyor, bunlardan 170 tanesi iskan edilmiş durumda. Bunun dışında 290 limanı var, 160 tanesi adaların üzerinde olan bu limanlar sayesinde Dubrovnik’e Limanlar şehri de diyebiliriz. Dubrovnik adı “Dubrova” dan geliyor, Hırvatça bir kelime olan Dubrova “meşe ormanı” anlamına geliyor. Türeyerek Dubrovnik adını almış. Şehir Orta çağda ise  ise Ragusa (kaya) adıyla anılıyormuş. 1. Murat zamanında Osmanlılara bağlı kalmış ve vergiye tabi tutulmuş, yıllık 12.500 altın alınıyormuş,  yaklaşık 443 sene Osmanlı himayesinde kalan bu şehir 1800 lü yıllarda Faransızlara bağlanmış daha sonra Viyana kongresi ile Avusturya’ya yönetimi verilmiş ve Osmanlı hakimiyetini tamamen kaybetmiş…

Şehre girmeden hemen önce Dubrovnik’i  tepeden gören bir yamaçta otobüs duruyor burada kısa bir mola veriyoruz . Şehir boylu boyunca önümüzde uzanıyor, buradan bakınca bile o kadar güzel görünüyor ki bir Ortaçağ masalının içine çekiliyormuş hissini yaşıyorsunuz. Bu güzelliği yaşatmak için UNESCO bu şehire bir el atıp koruma altına alınmış. Hırvatistan’da 8 tane milli  park, 44 bitki ve 381 hayvan UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Dubrovnik, 1995 yılında  UNESCO tarafından dünya kültür mirası koruması altına alındıktan sonra şehirdeki tüm yıkılan binalar orijinal haline göre yeniden restore edilmiş. O yüzden taş duvarları, koyu yeşil kepenkleriyle birbirine çok uyumlu binalar arasında gezerken kendinizi muhtemelen 1500 li yıllarda hissediyorsunuz. Yalnız şuanda vizesiz uygulama bitmek üzere   1995 yılında Türkiye ile AB üyeliği için başvuran Hırvatistan şu aralar AB ye girmek üzere, bu da bizim vize almadan gittiğimiz bu ülkeye çok yakında vize uygulaması da başlayacak anlamına geliyor.

11:25 Otobüs Oldcity’e yaklaşırken karşımıza kocaman bir kale çıkıyor. Minçeta kalesi, ve hemen ardından köşeyi döner dönmez surların ihtişamı bize hoşgeldin diyor. Bu kale aynı zamanda şehri en tepeden izleyebileceğiniz yerlerden biri. Pile, Ploçe, Peskarija ve Ponta isimli 4 kapı var ama ön taraftaki asıl giriş yaptığımız kapı Pile kapısı sonda çıkış yaptığımız yer ise Ploçe kapısı. Pile kapısına geliyoruz kapının hemen üzerinde Aziz Vlao’nun (Aziz Blaise ya da Basil adıyla da anılıyor) bir heykeli var. Kendisi Sivaslı bir aziz, bu aziz bir başka rahibin rüyasına girip Venedikliler şehre saldıracak diye haber veriyor. Rüyasını ciddiye alan rahip bunu bir uyarı olarak kabul edip önlemler alıyor ve şehir kurtuluyor. Bu nedenle şehrin koruyucu azizi olarak Vlao’nun anıtı giriş kapısının hemen üzerine yerleştiriliyor. Bu aziz aslında Kapodokya bölgesinde yaşayan biri. Kapadokya bölgesinde de Aziz Basil adında bir kilise var. Daha sonra Aziz Vlao’nun kemikleri Kapodokya’dan alınıp Dubrovnik’e getirilmiş…  Pile kapısından şehre giriş yaptığımız anda bir müzik sesi bizi karşılıyor bir sokak sanatçısı gitarı ile şarkı söylüyor. Pile kapısından içeri girip biraz yürüdükten sonra iki harita ile karşılaşıyorsunuz bunlardan biri şehir haritası diğeri ise şehrin savaş sırasında yanmış bölgelerini gösteren kırmızı noktalarla işaretli bir harita. Şehrin çok büyük bir kısmı savaşta hasar görmüş bu hasarı aynı zamanda surlara çıktığınızda çatılara bakarak anlayabilirsiniz eski kiremitler savaş öncesine ait ve yeni kiremitler ise savaş sonrasına ait.  Çatılara baktığınızda nerdeyse hepsi yeni kiremitten yapılmış, buda savaşın ciddiyetini gözler önüne seriyor.

Oldcity’de ilk göze çarpan yapı Onofrio çeşmesi oluyor. 15 yy da İtalyan (Napolili) Mimar Pnofrio de la Cava tarafından yapılmış. 12 km öteden suyu buraya taşıyor, 16 köşeli bir çeşme. Köşelerin her birinde maske var ve su buradan akıyor maske kullanılmasının nedeni de sık sık karşılaşılan Veba yüzünden insanların hastalığı saklamak için maske kullanmaya başlamaları. Maske alışkanlığı buranında bir simgesi olunca çeşmede de kullanılmış. Çeşmenin suyu içilebiliyor. Onofrio çeşmesinin hemen karşısında Fransisken Manastırı var. 12 yy da yapılmış, erkeklerin kullandığı bir manastır. Hemen yanında ise dünyanın en eski 3. Eczanesi bulunuyor. Eczanereyi 4 euro karşılığında gezebiliyorsunuz. Bu arada Dubrovnik’te para birimi olarak Kuna kullanılıyor ve bir çok yer euro kabul etmiyor. 1 euro yaklaşık 7.4 kuna yapıyor, 1 tl ise 3.33 kuna civarında… Döviz bürolarından (ki civarca birkaç tanesi mevcut) Kuna alabilirsiniz. Eczanenin yanında ise St. Saviour Kilisesi  var,  kiliseyi daha sonra gezelim diyoruz ama maalesef sonra gezmeyi unutuyoruz.

Yola devam ediyoruz, yürüdüğümüz cadde buranın en büyük caddesi olan Stradun caddesi. Bu cadde aslında eskiden kanalmış iki tarafında ise kara parçası varmış ama sonradan burası kapatılarak birleştirilmiş ve diğer sokaklarına nazaran oldukça geniş bir cadde yapılmış. Geniş yapılmasının nedeni ise İtfaiyenin rahat dolaşması içinmiş. Sokak boyunca yürümeye devam ettiğimizde, daha öncede bahsettiğim gibi evlerin hepsi taştan yapılmış ve birbirine benziyor. En alt kat genelde dükkan, onun bir üstü yatak odası, salon, oturma odası, en üst kat ise mutfaktan oluşuyor. Mutfağı en üst kata koymalarının nedeni ise yine yangın tehlikesinde yangının binayı hemen sarmasını engellemekmiş. Aslında 1600 lü yıllarda bütün evlerin balkonu varmış. Balkonlu ev zenginliği ve refahı simgeliyormuş ama bu tarihlerde yaşanan depremde ölenlerin çoğu balkon altında kalanlardan oluşunca yeniden yapılandırıldığında binalara balkon koymaktan vazgeçmişler. Rehberimiz bizi bir yetimhanenin önüne getiriyor, eskiden sadece soylularla soylular, fakirlerle fakirler evlenebilirmiş eğer onaylanmayan bir evlilik yada çocuk olursa, doğan çocuk şehirdeki 3 yetimhaneden birine bırakılırmış. Çocuklar 6 yaşına geldiklerinde kızlar ve erkekler ayrı manastırlara gönderilir ve yaşamlarına buralarda devam ederlermiş. Kapının üzerinde Latin harflerle buraya terk edilen çocukların anneleri adına  “İçimizdeki ateşi kim söndürecek “ yazıyor..

Stradun caddesinden Loggia Meydanı’na doğru yürümeye devam ediyoruz. Meydana giderken önce bizi saat kulesi karşılıyor üzerinde Ay’ın o anki durumunu gösteren sarı bir küre var ve saatler 24 saati Roma rakamıyla gösteriyor.  Meydan vardığımızda etraf oldukça kalabalık. Meydanda Orlando heykeli var. Bu Orlando denilen kişi de yine bir askerin rüyasına girip bir saldırıyı önceden haber vermiş. Sonrasında oranın koruyucusu ilan edilmiş. Ne hikmetse bu ülkede her şey rüyalarda olup bitiyor, sanırım adamlar istiareye yatıyorlar. Orlando isimli bir kişi var mı yok mu diye araştırmışlar ve bu kişinin gerçek olduğunu bulmuşlar daha sonra da onun anısına heykelini dikmişler. Hırvatlar ilginç bir halkmış gerçektende, ilginçlikleri bu kadarla bitmemiş Orlando’nun dirsek ölçüsü 51.2 lik ölçüyü uzunluk birimi olarak kullanmışlar…

Meydan da ticaret yapılan alan, Gümrük sarayı var ve Aziz Vlao kilisesi var. Buradan biraz ilerde küçük Onofrio çeşmesi var yine aynı mimar tarafından yapılmış. Çeşmenin yanında ise belediye binası var. Buradan rektörler sarayına geliyoruz, o dönemde ki en büyük yetkili olan Rektör her ay değişiyor ve cumhurbaşkasını yekilerine sahip. Görevde bulunduğu dönemde sarayda kalıyor ve etki altında kalmamak için görev süresince ailesi ile kesinlikle görüşmüyor. Yeniden göreve gelmesi için 2 yıl geçmesi gerekiyor bunu rüşveti önlemek ve tüm soyluların birkezde olsa Rektör olması bu sayede hırslarından da arınması için yapıyorlarmış. 50 yaşının üstünde ve ailesi olan adaylar bu görev için başvurabiliyormuş…

Buradan Limana gidiyoruz Liman gezimizden sonra rehber herkese 14:20 de buluşmak üzere serbest zaman veriyor. Bu süre içinde surları gezmeye karar veriyoruz. Bilet gişesine gittiğimizde sadece Kuna kabul ettiklerini söylüyorlar, bizde dövizci bulup para değişimi yapıyoruz. Bu arada havanın durumuna aldırmadan bir de dondurma alıyoruz. Dondurma Roma’daki kadar lezzetli olmasa da yine de gayet güzel geliyor ve elimizde dondurma ile dolaşmaya başlıyoruz. Sonra gidip biletlerimizi alıyoruz, kişi başı 70 kuna ödüyoruz.

Surlar yaklaşık 2 km uzunluğunda ve dolaşmak yaklaşık 1.5 saat kadar sürüyor. Surların üzerinde 10 tane burç ve Adriyatik Denizi’ne bakan 3 tane kule bulunuyor. Surların üzerinde bir uçtan diğerine kadar dolaşarak şehrin yukarıdan fotoğraflarını çekiyoruz. Bir noktaya geldiğinizde yine görevli biletleri göstermenizi istiyor biz biletleri gösterip dolaşmaya devam ediyoruz. Surların içindeki evlerin bahçelerinde mandalina,  portakal gibi ağaçların olduğunu görüyoruz bu da çok güzel bir kontras oluşturuyor.Saat  14:20 ve biz koşarak buluşma noktamıza gidiyoruz. Eski şehirden Otele gitmek için ayrılıyoruz. Bu arada rehber teleferik ile tepeye çıkabileceğimizi söylüyor bizde akşam teleferikle yukarı çıkmaya karar veriyoruz.

15:20 Oteldeyiz birkaç tur bir arada olduğumuz için sayı oldukça kalabalık ve check-in için sırada bir süre bekliyoruz. Rehberimiz bizim adımıza işlemleri yaptırıyor daha sonra otele eşyaları yerleştirip rehberin yanına gidiyoruz oda bize otelin az ilerisinde otobüs durakları olduğunu söylüyor. 6 nolu üzerinde Bobin Kuk yazan otobüse biniyoruz. Otobüs biletlerini şöförden alırsanız 12 Kuna, bilet satan yerden alırsanız 10 Kuna ödüyorsunuz. Biz şöförden biletlerimizi alıp, makinede okutup boş bir yere geçiyoruz. Zaten yolculuk çok uzun sürmüyor 10-15 dakika içinde eski şehrin kapısına gelmiş oluyoruz. Hemen sağ tarafta Meryem İkonası var önünde bir vazo ve içinde taze çiçekler var bunu şimdi fark ediyorum. Onofrio çeşmesinden biraz su içiyorum, su fena değil içilebilir nitelikte. Stradun caddesinden yolumuza devam ediyoruz, burada hediyelik eşya mağazaları var fiyatlar orta karar diyebiliriz. Her şehirden aldığım gibi magnetler,  Dubrovnik hatıraları ve eş dost için hediyelik bir şeyler alıyoruz.

Ploçe kapısından çıkarak teleferiğe nasıl gidebileceğimizi bulmaya çalıyoruz bir süre yokuş çıkıyor, merdivenler tırmanıyoruz ve sonunda teleferiğe ulaşıyoruz. Yukarı çıkmak için kişi başı 80 Kuna (12 euro civarı) ödeyerek biletlerimizi alıyoruz. Ancak görevli kapatma saatlerinin yaklaştığını söyleyerek bizi uyarıyor. Teleferikle yukarı doğru keskin bir çıkış yapıyoruz. İndiğimiz yerde dışı tamamen camdan oluşan bir restoran var zamanımız olsa burada güzel bir yemek yiyebiliriz. Adriyatik denizinin ve Dubrovnik’in gece manzarası inanılmaz güzel.  Burada kocaman bir haç heykeli var bu kadar büyük haç heykellerinin şehrin en tepesine koyulmasının nedeni Haç sembolünün şehri koruduğuna inanılmasıymış bu sebepten haç heykellerini bu şekilde bir çok şehirde görmeniz mümkün. Yaklaşık 1 saat kadar burada kalıp son teleferik ile aşağı iniyoruz. Bu sırada hava kararmış ve şehrin bütün ışıkları yanmış. İnerken şehri birde akşam izlemenin keyfini yaşıyoruz. Oldukça yorulduğumuz ve acıktığımız için önce kendimize bir restoran bakıyoruz. Rehberimiz türk restoranI olduğunu söylemişti oraya gittiğimizde ise bir çok tur firması bölgeye akın ettiğinden o restorantın önünde büyük bir kalabalık görüp vazgeçiyoruz. Oliva isimli bir restoran görüyoruz   sokağa bakan masaları manzara itibari ile güzel ama hava soğuk olunca içeri oturmaya karar veriyoruz. Restoranın web sitesine şurdan ulaşabilirsiniz. Piza yemeğe karar veriyoruz çünkü yemeklerde domuz eti kullanılıyor. Bizde içinde et olmayan klasik bir pizza alıyoruz. Margarita pizza  (45 Kuna) eşim mantarlı pizza (49 Kuna)  alıyor ve birde greek salata (51 Kuna ) alıyoruz bu salata peynir,zeytin,domates,salatalık gibi şeylerden oluşuyor. Ayrıca kola alıyoruz (18 Kuna) yaklaşık 54 tl gibi bir hesap ödüyoruz.

 Yemek yedikten sonra Stradun caddesine çıkıp dolaşıyor ve hediyelik eşya satan dükkanlara bakıyoruz. Dubrovnik temalı bir ayıcıklı anahtarlık alıyoruz, bir iki tanede Maket tarzı eşya alıyoruz 92 Kuna (27 tl ) ödüyoruz.  Cadde üzerindeki bir cafeye oruyor ve bir tiramisu ile iki kahve söylüyoruz.  Tiramisiyu beğeniyoruz kahvelerde fena değil  mekan kapanana kadar burada oturuyoruz etraftaki dükkanlar masaları toplamaya başlayınca hesabı ödeyip geldiğimiz gibi duraktan otobüse binerek otele geri dönüyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın