Gezente.com

Mostar

Mostar Köprüsü

Bu sabah çok erken uyanıyorum,  bir daha da uyku tutmuyor.  Odamın balkonundan Adriyatik denizini izliyorum. Manzaraya kendimi kaptırıp kahvaltıya kadar oyalanıyorum. Otelin kahvaltı salonu Türklerle dolu ve oturacak yer bulmakta biraz sorun yaşıyoruz. Kahvaltı salonunda ağır bir koku var nedeni ise domuz ürünleri kızartması yapılıyor olması. Kahvaltılık seçenekleri bizim damak tadımıza göre oldukça az. Peynirleri dışında çok fazla bir şeyi beğendiğimi söyleyemeyeceğim.  Açıkçası yumurta ve türevleri, peynir ve türevleri, reçel ve türevleri dışında değişik bir alternatif yok. Kruvasan görüyorum oda sanırım İtalya’ya yakın oluşundan kaynaklanıyor. Fazla bir şey yemeden kalkıyoruz, içerideki koku dayanılacak gibi değil. Hava da çok kötü, yağmur ha yağdı ha yağacak durumunda bekliyor. Otobüslere binmek için dışarı çıkıyoruz. Otelin bahçesinde tüm tur ahalisi toplanmış otobüslerde yer kapma telaşında. Bir otobüse binip oturuyoruz ama yetkililer bir türlü insanları yerleştiremiyor. Grup olarak gelen birkaç kişi ayrı oturmak istemeyince kargaşa büyüyor. Bazı yolcular başka otobüslere alınıyor ve olaylı bir şekilde Bosna –Hersek gezisi başlamış oluyor.

Benim ise keyfimi hiç bir şey bozamaz bugün çünkü çocukluk anılarımda dramatik bir rolü olan, Mostar köprüsünü göreceğim. Savaşın o çok acı dönemleri, çocukluğumda beni derinden etkilediğinden Mostar köprüsü hep özeldir benim için… Dubrovnik şehrinden otobüslerle ilerliyoruz. Neretva Nehri’nin  sularına karışan annelerin gözyaşları gibi, cama yağmur damlaları vurmaya başlıyor. Hüzünlü bir hava olsa da, manzara o kadar güzel ki hayallere dalarak yola devam ediyoruz. Giderken deniz içinde birbirine bağlı küçük dubalara benzer şeyler görüyoruz, sıra sıra dizilmişler. Bunların ne olduğunu sorduğumuzda rehberimiz midye tarlaları olduğunu söylüyor. Midye yetiştiriciliği burada çok yaygınmış. Kıyı şeridi alabildiğine midye tarlası ile kaplanmış durumda. Ayrıca Neretva Nehri üzerinde 3 tane santral kurulmuş ve bu bölgede en çok Yılan balığı yaşıyor. Adriyatik’te Yılan balığı yuvalama yerleri bulunuyor. Ancak bu balığın eti çok yağlı olduğundan çokta tercih edilmediği söyleniyor.

10:15; Bosna sınırına giriyoruz burada 15 dakikalık bir mola vereceğiz. Mola yerinde bir market var ve buradan bolca çikolata ve kahve satın alıyoruz. Daha sonra Poçitel kasabasına doğru yeniden yola çıkıyoruz. Bir süre ilerledikten sonra sınır polisi bizi durduruyor ve pasaport kontrolü yapıyor. Daha önceden kimlik ve pasaportlarımızla ilgili bilgiler hazırlanmış olduğu için sadece Pasaportlarımıza hızlıca damga vurup geçiyorlar. Bu sırada fotoğraf çekmek ve video kaydı almak kesinlikle yasak. Fotoğraf çekmeye kalkarsanız sınır polisinin makinenizi elinizden alma hakkı var. İşlemlerimiz tamamlandıktan sonra yola devam ediyoruz. Klek denilen yerdeyiz, deniz kıyısından ilerliyoruz. Burada yine güzel bir manzara bizi karşılıyor. Rehberimiz bir köprü yapılmasının düşünüldüğünden bahsediyor. Şu an sadece temelleri atılmış 5-6 yıla ancak biter diyor.  Yol boyunca Opuzen şehrinden geçerek Neretva nehrinin denize döküldüğü son noktaya geliyoruz.  Binalar taştan yapılmış ve Ortaçağ havası estiriyor. Dubrovnik’ten sonra o masal havası hala devam ediyor. Nehrin kenarında alabildiğine uzanmış narenciye bahçeleri var. Her yer yemyeşil görünüyor, mandalina ve limon ağaçları, üzüm bağları yol boyunca bize eşlik ediyor. Lozovaça isimli Mostar’ın 40 derecelik alkol içeren rakısı bu bölgede üretiliyormuş. Bir ara haberlerde bu rakıyı içip zehirlenen gençlerden bahsediğini hatırlıyorum.

11:00; Yeniden Bosna-Hersek sınırına giriyoruz. İlk durağımız Poçitel “Başlangıç” isimli eski bir Osmanlı köyü.  Osmanlı,  Avrupa’da ilk kez buraya bir köy kuruyor ve Avrupa’daki fetihlerinin başlangıcı olarak kabul ediliyor.  Eğimli bir araziye inşa edilen, Safranbolu evlerinin ustaları tarafından yapılan evlerin en önemli özelliği her evin aynı manzarayı görebilecek ve diğer evlerin manzaralarını kapatmayacak şekilde inşa edilmesi. Poçitel’in Arnavut kaldırımlı sokaklarında dolaşırken karşımıza çıkan satıcılardan külahlarda satılan nar alıyoruz. Sokak kenarlarında badem, nar, kuru kayısı, incir, yaban mersini gibi yiyecekler satan birçok satıcı görmek mümkün. Kendimi evimde gibi hissediyorum her şey o kadar bizden ki. Bir zamanlar atalarımızın bu topraklarda yaşadığını bilmek çok güzel. Hala bizden, hala sıcak bir yuva hissi veriyor. Bu cumbalı evlerin pencerelerinden Neretva nehrinin coşan sularını izlemek ayrı bir keyif olsa gerek. Köyün tepesinde bir kale, tüm heybeti ile bize bakıyor. Sanki sizlerden önce vardım, sizlerden sonra da var olacağım der gibi. Kalenin hemen üzerinde birikmiş yağmur bulutları oldukça kasvetli bir görüntü veriyor. Stephan King’in Kara Kule romanından fırlamış gibi ürkütücü görünüyor gözüme.  Ama ne olursa olsun o kaleye çıkacağım diyorum içimden. Kale, Osmanlılardan önce yapılmış, medrese ve camiyi ise Osmanlılar yapmış. Osmanlılarda keşif yapan öncü birlikler gittikleri şehirlerde mutlaka bir yaşam merkezi kurarlarmış ve oraya bildikleri teknolojiyi de götürürlermiş bu sayede oradan ayrıldıklarında bile onların kurdukları düzen ile yaşanmaya devam edilirmiş.

Rehberimiz bu sırada bize sesleniyor ve Hacı Ali Bey  (Şişman İbrahim Paşa) Camisi avlusunda toplanmamızı istiyor. Cami çevresinde fotoğraf çekiyorum, rehber ise anlatımlarına devam ediyor. “1993 yılında savaş sırasında bu köyü Hırvatlar basmış ve tüm Müslüman Boşnakları öldürmüşler. Köyü işgal edip kendileri yerleşmişler, 2000 yılında Müslümanlar küçük gruplar halinde gelip kaleye çıkarak ezan okumaya başlamışlar. Hırvatlar Müslümanlar geri dönüyor diye tedirgin olup yavaş yavaş köyden çıkmışlar. Müslümanlarda artık köylerine dönmeye başlamışlar.” Anlatımlardan sonra yukarı doğru çıkıyoruz, çıktıkça Neretva nehrinin güzelliği ve manzara daha bir göz kamaştırıcı oluyor. Boşnaklar buraya Taşkent diyorlar hakkını vermek lazım her bina taştan yapılmış. Unesco 2005 yılında bu güzel köyü Dünya Kültür Mirası listesine kaydetmiş ve korunmaya başlamış, yoksa burası da kaybolup gidecekti. Rehberden ayrılıp verilen zaman içerisinde hızlıca kaleye doğru çıkmaya başlıyorum her adımda bir kare fotoğraf çekerek etrafı inceliyorum. Kalenin içine girdiğimde surların yıkılmış olduğunu görüyorum, geriye kalenin kulesi kalmış. Kulenin içine girmek istiyorum ama merdivenler zifiri karanlık, alt katında ışık olan yerleri kısaca geziyorum. Biraz merdivenlerden çıkıyorum ama garip hışırtılar duyunca burada birilerinin kaldığını düşünüp geri iniyorum. Saatime bakıyorum bize verilen kısa zaman bitiyor, bizde hızlıca aşağı iniyoruz. Elimizde nar olduğunu gören otobüs şöförü hiddetle bir şeyler söylüyor kendi dilinde, anlamıyoruz. Rehberimiz nar tanelerinin lekesinin koltuklardan çıkmadığını onun için otobüste mümkünse yemememizi söylüyor. Narları çantaya atıyor ve Nerevta kıyısından Mostar’a doğru yolculuğa devam ediyoruz.

Mostar, Hersek bölgesinin en büyük şehri ve başkenti. En ünlü yapısı ise tabi ki şehre adını veren Mostar Köprüsü.  Neretva Nehri’nden 24 metre yüksekte, 30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde olan Mostar Köprüsü, dönemine göre gelişmiş bir teknolojiyle Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayruddin tarafından inşa edilyor.  İnşasında 456 kalıp taş kullanılıyor. Köprünün yapımıyla ilgili anlatılan bir rivayete göre; Mimar Hayruddin bu köprünün kilit taşını yerleştirdiği son gece bu köprü bilinen tüm kuralları alt üst ediyor o nedenle kesin yıkılır diye korkup ve firar ediyor. Yani köprünün yıkılmadan ayakta kalabildiğini göremiyor. Köprü iki yakada oturan farklı inanışlara sahip halkı birbirine yakınlaştırıp kaynaştırıyor ve bu şekilde şehrin bir simgesi haline gelerek şehre de ismini veriyor. Köprü sayesinde Mostar’da ticaret zenginleşiyor ve Hersek bölgesinin önemli bir şehri haline geliyor. Mostar Köprüsü, cesur sporcular tarafından yıllarca bir atlama platformu olarak kullanılıyor. Geleneğe göre şehrin erkekleri, nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atlıyorlar. Köprü üstüne geldiğimizde eşime cesaretini ispatlaması için köprüden atlaması gerektiğini söylüyorum ama O bu geleneğin nişanlı erkekler için yani köprüyü geçene kadarki dönem için geçerli olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılıyor.

Şehir savaş sırasında büyük zarar görüyor, büyük ölçüde tahrip oluyor. Savaş sırasında yaşanan çok garip olaylar da var. Bosnalılar, Sırplara karşı Hırvatlar ile birleşip savaşa giriyor. Savaş devam ederken Sırplar Köprüye saldırıyor. Hırvatlar da anlaşmayı bozup Mostar köprüsüne saldırıyor. Ağır topçu ateşine tutarak 35 top mermisi kullanarak köprüyü yıkıyorlar. Mostar köprüsünü yıkanın aslında Sırp değil Hırvat topçusu olması oldukça ilginç geliyor bize. İşin diğer ilginç tarafı savaşın başka bir köşesinde Hırvatlar ile Bosnalılar Sırplara karşı savaşmaya devam ediyorlar. Bir tarafta düşman, bir tarafta dost gibi bir şey oluyorlar. Rehberimiz diyor ki “Savaş işte böyle saçma bir şeydi.”  İnsanlar  bir yanda kardeşçe omuz omuza savaşırken diğer tarafta kardeşler birbirini öldürebiliyor.

Mostar köprüsü yıkılırken devasa taşları da Neretva nehrinin serin suları arasına karışıyor. Savaştan sonra İngilizler buraya demir bir köprü inşa ediyorlar. Civardaki tüm köprüler yıkıldığı için sadece bu demirden geçici köprüyü kullanmak halk için oldukça sıkıntılı olunca UNESCO Dünya Bankasından da yardım alarak köprüyü eski haline benzer şeklide yeniden yaptırmaya karar veriyor. İnşaatı ise bir Türk şirketi üstleniyor. Köprüyü yapan Mimar Hayruddin’in Köprüye ait planları ise Türkiye’de bir müzede bulunarak yeniden kullanılıyor. Tabi ki yapım süresi kolay olmuyor. Öncelikle eski taşların kullanılmasına karar veriyorlar ve Neretva nehrinden büyük vinçler yardımıyla taşları çıkarmaya başlıyorlar. Taşlar büyük ölçüde hasar gördüğü için orijinal taşların kullanılması çokta mümkün olmayınca köprü yapımında kullanılan taş ocağının yeniden açılmasına karar veriliyor. Eski taş ocağı faaliyete geçip aynı yapıdaki taşları yeniden taş ocağında üreterek köprünün eski haline uygun yeniden yapılması sağlanmış oluyor. Haziran 2002 de başlayan çalışma Ağustos 2003’te kilit taşının yerine konulması ile bitirilmiş oluyor. Açılışı ise Prens Charles tarafından 23 Temmuz 2004 yılında aralarında birçok Türk devlet temsilcisinin de hazır bulunduğu bir tören ile gerçekleşiyor. 2005 yılında ise UNESCO tarafından Dünya Kültür Listesine alınıyor. Şu anda Neretva nehri eskiden bir arada yaşayan halkı ayırmış durumda. Köprünün batısında Hırvatlar, doğusunda Boşnaklar yaşıyor. Aynı kültürü kullansalar da kendilerine bir sınır belirlemiş gibiler.

Mostar’da otobüsten ilk indiğimiz andan itibaren savaşın izlerini görmeye başlıyoruz. Binaların üzerinde çok büyük mermi delikleri var. Bazı binalar ise yeniden onarılmış. Rehbere bu evlerin neden onarılmadığını soruyorum. “Savaş’ı unutmamak için bu evler özellikle onarılmadan bırakıldı” diyor. Ortam oldukça sessiz. Yıkılmış binaları, harabeye dönen evleri ve mermi delikleri ile dolu duvarlarıyla yarası hala kanayan bir şehrin sokaklarında ilerliyoruz. Bu sırada üzerimizden hiç eksik olamayan yağmur bulutları tamda Mostar köprüsü üzerinden geçerken yağmur damlalarını bırakıyor. Mostar köprüsünün ve ölen insanların ardında kalanların gözyaşlarını üzerimize bıraktığını hissediyorum. Hava giderek kötüleşiyor köprü üzerinde fotoğraf çekmek mümkün olmayınca koşarak karşıya geçiyor ve bir dükkanın içine sığınıyoruz. Bir anda tüm sokakları resmen sel basıyor. Oluk oluk akan sular yürümemize engel olduğu gibi bir süre olduğumuz yerden kımıldayamıyoruz bile. Köprüye doğru bakıyorum ve köprü yıkılırken çocukluğumda izlediğim görüntüleri hatırlıyorum. Sanki birkaç saat önce yaşanmışçasına canlı anılarım o zamanlarda bile ne kadar üzüldüğümü hatırlatıyor bana. O dönemlerde babam bir çocuğun hafızasında derin izler bırakmadan geçmeyeceğini bilse de savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu bana açıklamaya çalışıyor. Müslüman halkın yaşadığı dramı, yıllarca kardeş olarak yan yana evlerde oturanların birden düşman olmaları durumunda nasılda çaresiz kaldıklarını anlatıyor. Yetim kalmış bir kız çocuğunun uzun süre Televizyonları meşgul eden görüntüsü ile o anılar her zaman belleğimin bir köşesinde hala duruyor.

Savaş sırasında asıl katliam Srebrenitsa da yaşanıyor. Müslüman halk kadın ve erkekli gruplara ayrılıp erkekler götürüldükleri ormanda kurşun yağmuruna tutularak öldürülüyor. Kadınlar ise tecavüze uğramak dışında çocuklarla aynı akibiyeti paylaşıyorlar, birçoğu öldürülüyor. Bu soykırım sırasında bölgede bulunan BM güçleri Müslüman halktan daha önce barış adı altında silahlarını topladıkları için halk kendini savunamıyor. Hatta bir gece tüm Hollanda askerleri şehri aniden terk ediyor ve Müslüman halk Sırplara teslim ediliyor. Bu soykırım 2. Dünya savaşı sonrasında Avrupa’da yaşanan en büyük soykırım olmasının yanında belgelerle de kanıtlanmış olan ilk soykırım. Lahey adalet divanı bir hafta süren katliamı soykırım olarak kabul etse de Sırbistan’ın bundan sorumlu tutulamayacağına karar veriyor. Ordunun başkomutanı Ratko Mladiç ise hakkında arama kararı olmasına rağmen nedense uzun süre yakalanamıyor. Daha sonra basında çıkan bir düğünde çekilmiş fotoğrafları ülkede büyük yankı uyandırınca hükümet mecburen aramaya başlıyor. 2011 de Sırp istihbaratı tarafından yakalanıyor. Hakkında müebbet hapis kararı çıksa da Sırbistan ve Rusya hükümeti tarafından korunduğu için maalesef bu karar uygulanamamakta.  5 gün süren katliamda 8300 kişi öldürülüyor. Avrupa bu duruma sessiz kalıyor.  Öldürülen bu 8300 kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkarttırılıyor ve bu cesetler krematoryumda yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı’na gömülüyorlar. Bir çok ceset ise itina ile toplu mezarlara saklandığından uzun süre aransa da bulunamıyor çünkü üzerleri kapatıldıktan sonra mezar yerleri bulunamasın diye çevrenin bitki örtüsü ile kaplanmış durumdalar. Uydu sistemleri kullanılsa dahi bu mezarlar maalesef bulunamamış. Bir süre sonra doğada mavi kelebek türünün artması dikkatleri çekmiş. Mavi kelebekler özellikle belli bölgelerle çok büyük gruplar halinde ortaya çıkmışlar. Mavi kelebekler özellikle Misk ve Yavşan otu olarak bilinen çiçeklere konduğundan bu bölgelerde Halk yaptığı araştırmalarda bu çiçek türlerinin de coşkun bir şekilde topraktan yeşermiş olduğunu görmüş. Toprak kazılıp derinlere inildiğinde toplu mezarlar bulunmaya başlamış. Çünkü bu çiçekler cesetlerin çürümesiyle toprağın mineral bakımından besleyiciliğini arttırmış. Bu olay basında büyük yankı uyandırınca mavi kelebekler takip edilerek birçok kayıp toplu mezar bulunmuş. 11 Temmuz 1995 olayların başı olarak kabul ediliyor. TRT de bir dönem bununla ilgili bir programda yapılmıştı. Video’da bu belgeselden görüntülerde var…

16:00; Yağmurun dinmesi ile sığındığımız saçakların altından çıkıp yürümeye devam ediyoruz ama bütün tur ahalisi bu sırada dağılmış olduğundan rehber bizi bir araya getirip anlatımlarına devam edemiyor. Bizde yemek yemeğe karar veriyoruz. Köprüden geçmeden karşı taraftan gözüme kestirdiğim bir lokantayı buluyorum, tahmin ettiğim gibi burası köprüyü görerek yemek yiyebileceğimiz en güzel manzaraya sahip. Garsondan Menü istiyoruz ve etlerinin meşhur olduğu söylendiğinden karışık et tabağı almaya karar veriyoruz. Uzun bir süre hazırlanması için bekliyoruz. Garsonlar ise oldukça rahat tavırlarla kısıtlı zamanımızda siparişi çok geç getirerek bizi sinirlendiriyor. Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet etler geliyor. İçlerinde ciğer de varmış ama ben bilemeden yiyorum ve tadını hiç sevmediğimi söylediğimde eşim yediğimin ciğer olduğunu söylüyor. İşin daha da kötü yanı iyice pişsin dediğim halde etlerin hala kanlı canlı olması. Doğal olarak bu et şöleni benim için sıkıntılı bir sürece dönüşüyor. Zorla bir iki parça yedikten sonra bütün tabağı oradaki kedilerden birine veriyorum. Kedi ise halinden oldukça memnun bir şekilde etleri midesine indiriyor. Etlerden memnun kalmasam ve karnım hala aç ta olsa manzarası çok güzel olan bu mekanda oturup Mostar köprüsünü izlemek çok keyifli. Yemekten sonra bir ara rehberimizi görüyoruz ilerde bir cami olduğunu söylüyor beraberce oraya gidiyoruz. Karagöz Bey Camisinin avlusuna girip arka tarafına geçince Mostar köprüsü tam karşımızda kalıyor ve bana göre tam karşısından en güzel fotoğrafları buradan çekebiliyorsunuz. Bu açıdan bol bol fotoğraf çekiyorum ve Neretva nehrinde yüzen ördekleri izliyorum. Yeniden yağmur başlıyor ve biz rehberi kaybediyoruz. Rehber bizimde onlarla olduğumuzu düşünerek gruptan toparladığı birkaç kişi ile En eski Osmanlı evini gezmeye götürüyor. Ne yazık ki bu anı kaçırmış oluyoruz. Bizde eşimle beraber sokaklarda dolaşıp alış veriş yapıyoruz.  Sokaklar oldukça sakin neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz. Binaların çoğu hala harabe durumunda, mermi izleri yine çokça gördüğümüz manzaralardan. Bazı binaların üzerindeki tabelalarda patlayıcılardan temizlenmediği için tehlikeli olduğu uyarısı var.  Biraz yukarı doğru yürüyünce bir caddeye çıkıyoruz. Bu cadde Katolik ve Müslümanları birbirinden ayırıyor. Yeşil alan hiç kalmamış desek yanlış olmaz mezarlıklarla dolu her yer. Bir binanın üzerinde tabela asılmış “TURKEY HOUSE 16. CENTURY” yazıyor. 150 mt ileride olduğunu işaret ediyor. O kadar gitmişken, nedense otobüse geç kaldığımızı düşünüp geri dönmeye karar veriyoruz. Eğer ilerlemiş olsaydık o evde tur rehberi ile de karşılaşmış olacaktık. Bize verilen saat dolduğu için otobüsün olduğu şehre giriş kapısına doğru ilerliyoruz. Geldiğimiz yollardan geri dönerken farklı bir yönden gittiğimizi anlıyoruz. Bu sokakta çok daha güzel restore edilmiş evler ve dükkanlar var. Güneş batmak üzere ve sokak lambaları ışığını yakıyor. İleride gördüğümüz Katolik kilisesine doğru yürüyoruz. Karşıdan karşıya geçmek üzere iken yolda küçük çocuklar görüyoruz ne dediklerini anlamasak ta elimizdeki çikolatayı onlara verdiğimizde oldukça mutlu oluyorlar. Meydanda bekleyen araca gittiğimizde henüz rehberin gelmediğini acele ettiğimizi fark edip üzülüyoruz. Bir süre bekledikten sonra otobüsümüze binip yol boyunca savaşı düşünerek  Dubrovnik’e kaldığımız otele dönüyoruz.

Fotoğraflar için OBJEKTİFİMDEN sayfasına git…

Yazıyı paylaşın